21.Yüzyılda “Türk Siyasetname” Geleneği

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

21.Yüzyılda “Türk Siyasetname” Geleneği (Giriş)

Siyasetnamelerin felsefi tekabüliyetine nazaran, beynelmilel bir ıstılaha -realite- despotluğuna tekabül eden, zamana ve mekâna dair gerçek yahut yaygın veya yerleşik kabullerin tarihe ve coğrafyaya ilişkin kıymet hükümlerine baskın geldiği bir ortamda siyaset ve hukuk düşüncemiz adına bir teklif olarak tartışabilmek için bazı öncül başlıkların ve kavramların etüt edilmeleri şarttır. Girizgah mahiyetinde planlanan bu yazıda numaralandırılmış ve ön mesele sıfatı takdir edilmiş zihinde aktüel tartışmalar içerisinde Siyasetnameler ile hem akademik manada illiyet kurulabilecek hem de çağın enformasyon kültürüne binaen serbest çağrışım dairesindeki kavram ve terkipler birer başlık halinde işlenecektir. Amacımız; siyasetnameleri merkezde konumlandırmak için nabzı işaretlemek adına sosyal bilimlerin popüler temalarını bugünkü uluslararası siyasi atmosfer içinde medya ve akademi gündemine binaen çerçeve kazandırmaktır.

Herhangi bir yıl kaydı koymadan “21. yy” ile hülasa edilebilecek ön yargı ve gerekliliklerin ilaveten düşünceyi anakronizmden ayıklama ediminin yanına hukuk ve siyaset düşüncemizin resmi kaynaklarını da eklediğimizde, siyasetnameleri kitabın ortasından konuşmanın hem gerçekliği hem istifade edilebilirliği azalacaktır. Siyaset düşüncemizin tarihi kaynakları ile resmi kaynakları (misalen Anayasa) arasındaki mesafe, vaktimiz itibarı ile mezkur tarihi kaynaklar, aktüel algılar ve dil arasındaki mesafeden daha dardır. Bu dikkatle tarihin maziye ışık tutan epistomolojik bir disiplin olduğu yönündeki tanımdan hareketle, nazargahımız, tarih formasyonunun minvalinden çok kendimizi bilmenin siyasi cihetini keşfetmek adına olan çaba ve siyasetname temelli teklifi tarihten siyasete vulgarize edersek, fen edebiyattan hukuk’a sıçrama imkanını sorgulamaktır. Bu sorgulamaya giden soruşturma faaliyetini tarih bilimi içinde hem özgüven devşirmek, hem de milli bir hafıza siyasetinin gereği olarak yapmaya alternatif anayasa, devlet, siyaset, kamu yönetimi ve kamu politikaları beşgeni içerisinde hüviyet kazandıracak ilkeler bütünü şeklinde yorumlamak, ne kadar manidar ve ne kadar mümkündür?

Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde Klasik, İletişim, İş Bankası, Litera ve Büyüyen Ay gibi belli başlı yayınevlerinin yayın politikası belirlemede ihtimam gösterdikleri, hem tarihe mal olmuş metinlerin günümüz okuru ve üniversitesi ile buluşması, hem de siyasetname geleneğine yönelik olarak akademik araştırma metinleri basmaları, bu konuyu daha etraflıca tartışmanın gerekliliğine ilişkin kanaatimizi kuvvetlendirmiştir. Ayrıca, din-siyaset münasebeti hususiyetindeki tartışmalar siyasetname geleneğimizin aydınlatılmasına ilişkin düşüncemiz adına da kayda değer bir argümandır.

I. MEB VE SİYASETNAMELER

Milli Eğitim Bakanlığı, kendi yayını olarak “Tarih Dizisi” başlığı altında Prof. Dr. Ahmet UĞUR’un müellifi olduğu Osmanlı Siyasetnâmeleri isimli eseri tam da milenyuma girişten bir yıl sonra, 2001 yılında basmıştır. Siyasetname geleneğimiz Osmanlı asırları ile sınırlandırılarak hazırlanmakla birlikte bu kategori dışındaki metinler Osmanlı siyasetnamelerini beslediği nispette incelemeye dahil edilmiştir. Tanıtım mahiyetinde olan bu muhtasar araştırma metnini dönem (2001) siyaseti dahilinde tarihi aşmak ve fiiliyata tesiri bakımından bir amaca özgülemek mübalağalı olmaktan da öte gerçek dışı olacaksa da kitap için “İDARENİN GÖRÜŞÜ”dür tevilinde bulunmak oldukça isabetli olacaktır. Bu kitap üzerinden siyasetname geleneğine dair hem önyargıları hem resmi kabulleri hem de müsbet telakkileri incelemeye çalışacağız. Zira müellif, taşıdığı hassasiyetler bakımından resmiyeti tesis ettiği gibi resmiyete vekalet de etmektedir. Siyasetname kültürünün kazanılması ya da müracaat kitabı olması bakımından da Türk okuruna MEB etiketi ile sunulmuştur. Bu husustaki maarif meselemiz ve müfredattaki zayıflık ayrı bir nakısa olup mahfuzdur. Resmi tarihin yargısı da mevcut değildir. Genel siyasete yaklaşımı dikkate alınarak yaklaşımı kıyasen saptanabilir.

İdeolojik perspektiflerin mebzul miktarda ihtilafa düşeceği, hatta kayıtsız şartsız idealize edilebilecek yahut açık bir reddi miras ile modası geçmiş inkarına konu olacak siyasetnameler üzerine MEB yayınlarını tercihimiz çekişmeyi en aza indirerek makul sınırları çizme amacını taşımaktadır. Kitabın “Sonuç” bölümünde; “Osmanlı Türkiye’sinde düşünürler, bilim adamları ve devlet memurları da Siyasetname (Nasihatname) yazarak devlet başkanına ve devletin yönetici kadrosunda bulunan memurlarına yol göstermeye çalışmışlardır. Bunlardan ilim adamlarının yazdıkları genelde teoriktir. Devlet adamlarının (vezir, defterdar, vs.) yazdıkları ise teorik olmadan daha çok pratiklerdir.” hükmünde bulunur. Nitekim Gerileme ve Duraklama dönemlerinde, devletin yaşadığı buhranı gidermeye yönelik siyasi düşüncede üretimin arttığı görülür. Siyasetnameler bu vasfı ile “Ütopya” üst başlığı altında değerlendirilemeyeceği gibi Rönesans düşüncesinin hedeflerini ihtiva eden eserlerle bağlantısı da yoktur. Bu yönüyle de hayal alemine mahsus muameleye tabi tutulamaz. Bir latife ile ifade edecek olursak, Sokrates’in alaya alındığı Bulutlar Tiyatrosu’nda özneleştirilemez. Bu cihetle eserler arşa değil arza aittir.

Eserlerin somut çözümler dile getirmesi, dönemin idari müesseselerine hakim ilkeler ile cari mer’i kanundaki hakim ilkelerin irtibatlandırılabileceği hükmü verilmiştir. “… kurumların mazi ile olan ilişkileri onların iyi ve kötü yönlerini açığa çıkaracaktır. Bunlar bizim hem idare hukukumuzun hem de Türk İdare tarihimizin büyük değer taşıyan önemli kaynaklarıdır.” Yine eserin sonuç bölümünden hareketle Selçuklu ve Osmanlıların idari yapısına siyasetname yazınının tesiri gözardı edilemez. Aynı zamanda eserlerin kendi devirleri içinde ütopya olarak algılanmalarının mümkün olmadığı, ihtiyaca binaenliği ve ilkelerden ziyade var ettiği çözümler itibariyle tarihsel bir okumaya tabi tutmanın gerekli olduğu ortadadır. Fakat gayrı ihtiyari hafıza taşıyıcılığının, millet olma vecibelerinden tecrübe aktarımına da mevzi oluşu nazarı dikkate alındığında, her ne kadar dayandığı metafizik değerler bakımından aykırı yahut uzak kalsa dahi günümüz hukuk ve siyaset düşüncesini okumada faydalanılmalıdır. İlaveten, çağdaş anayasa hukukunun genel teorisine nispetle sui generis anayasal sistemimizin (Türk tipi vurgusu) istifadesine açıktır. Zira tarih, yalnız virtüel değil, aynı zamanda aktüeldir. Bu bapta Ahmet Amiş Efendi’nin şu sözlerini hatırlamak manidardır; “Türk Devleti (Bir defasında da; Türk Milleti) ilâ yevmi-l kıyâme bâki kalır payidar olur. Fakat şekli idaresi şekilden şekile tahavvül eder.” Bu bağlamda milletlerin tarihi birikimlerine tedrici bir dikkat ile rücu etmeleri pek tabidir. Siyaset nazariyesi ve tarz-ı siyasetin belirlenmesi açısından “…insan tarihin çocuğudur. “

II. REEL POLİTİK-AKTÜEL POLİTİK

Popülizmin de açık etkisi ile günümüzde siyasi meseleler için en muteber kimya kağıdı satıhtan “aktüel politik” ile bağdaştırılabilirliktir. Aktüel politik, politik bir hadise yahut fiile zaman bakımından niteleme olup reel politik ünitesine tabidir. Reel politikin bir bakıma Makyavel’in (banisi) mukayese standartlarını belirlediği zeminde siyasetname nevindeki eserler kimi keskin akıllarca bir kalemde silinmeye müsaittir. İlahiyatçıların yer yer gündeme getirdikleri din dilindeki dezenformasyona mahal veren yenilenme, siyaset dilimizde belki de en mübalağalı biçimi ile hepimizi müşahit olmaya çağırır. Zira reel politik, yalnızca ifade kalıbı olarak değil, cümlelerin başına bir patron kudretinde dercedilmiştir. Reel politik, ekonominin ve medyanın enformasyon faaliyetinin birinci derece, tabiri diğer ile göbekten bağlı meselesi olduğu üzere belli dengelere riayet, belli ihtiyaçların önceliği, belli zorunluluklara rıza, yahut düşüncelerin hilafına gelişen olaylara müsemmadan çok, koşullanmalar bütünü ve inançlar manzumesi olduğu izahtan varestedir. Hukuk doktrininde “dördüncü kuvvet” (yasama, yürütme, yargı) mevkiinde tartışılması medyanın reel politikada baskınlığını ispat için kafidir.

Reel Politik’in karşısında ise İdeal Politik yer alır. Bir şeyi anlamak için karşıtından yahut aşkınından istifa etmenin maslahatı üzerinden tanımlarsak, İdeal Politik (Banisi Platon, Osmanlıların dili ile Eflatun) iyi, doğru, güzel sıfatlarının baskın olduğu bir siyasayı arzular. Haliyle, bir kurmaca yahut tahayyül evreni olmaktan çok erdeme delalet etmekle insanın kazandığı irtifayı imler. Zira bani olarak vasıflandırılan Platon’da insan bir birim olarak insan, bir birim ve aynı zamanda merkez olan insan yüksek idealleri haizdir. İnsan tekamül ettiği gibi devlet de tekamül eder. Malum olduğu üzere Osmanlı Devleti için, Osmanlı ilmiyesince devletlerin Osmanlı ile kemale erdiği söylenmiştir. Tekrar İdeal Politik’e dönecek olursak, mezkur sıfatlar (iyi, doğru, güzel), lineer tarih (terakkici-ilerlemeci) anlayışı içinde görülmemelidir. Zira Thomas Kuhn Bilimsel Devrimlerin Yapısı isimli eserinde insanlığın yüksek ideallerine yaklaştığı-ramak kalaların zaman dilimi olarak Aydınlanmayı (Aufklärung- enlightment) aşkın değil yalnız tarihi olarak görür. “Aşkınlık” Batı merkezci tarih yazımının iddiası olup akim kalmış bir modernizm projesi ile kendi iddiasından caymadı ise de gayrı ihtiyari çürütmek durumunda kalmıştır. Haliyle İdeal Politik’e ait ortak insan idesi için bir cazibe merkezi suretinde okumak, siyasi saik ile maluldür. Bu coğrafyanın (Batı) kendine mahsus kompleksidir.

Durmuş Hocaoğlu, İdeal Politik’i iki şekilde açıklar. İlki İdeal Politik’in platonik tanımı (yeryüzünde gerçekleştirilemeyecek kadar iyi ve mükemmel) diğerini ise reel yaklaşım addederek mümkün olduğu kadar iyi ve doğruya yaklaşan siyaset anlamında bizzat Platon tarafından savunulduğunu ifade eder. Günümüzde herkesin arzu şiddetinde temenni ettiği bu siyasi vizyon insanın, milletlerin ve devletlerin meseleleri adına hantallıktan çok ihmalkarlığı, kasıtlı göz yummadan mevzuat ve müeyyide bakımından elverişsiz BM Genel Kurulu’na tevdi etmiş, ciltlerle dolu kütüphanelerin hafızalarından çok siyaset adamının iki dudağı arasına çivilemiştir. Bu manada en fazla epik bir enstantane olarak kaydedilebilecek ferdi çaba ise nafileleşmiştir (Zizek, ekoloji tartışmalarında son dönemde insanın bireysel olarak yapabilecekleri hususunda karamsarlığını dile getirir. Eylemin işlevsizliğine ilişkin mazerete sığınır.) Birleşmiş Milletler, arkaik egzistansiyle Milletler Cemiyeti “insanlık adına” taahhüt ettiği hedefler ve Kantçı Dünya Barışı Projesi bizlere Birinci Cihan Harbi kesitini istemsiz anımsatır. Harp döneminde, 1917 yılında Bertrand Russell tarafından vaaz edilen Politik İdealler’in Dekartçı öznenin siyasi arenada tebarüz etmesi ve insan tekinin siyasi kıymetinin kabulü ve ferdi teşebbüsün sağlanması hususunda kaba tabirle modernizmin de amacı olduğu göz önüne alındığında Politik İdeal, şahıslar ve gruplar üzerinde bir terennüm olmaktan öte geçemeyecektir. İktisadi işler kadar ferdi teşebbüs ve hayallerin hamisinde de tahakkuk edemeyeceği, daha da mühimi Birinci Cihan Harbi’nin hitama ermesi ile beraber uluslararası düzenin oluşması, haliyle yeryüzünde bir şey olup bittiği taktirde bağlayıcılık açısından yalnızca lokal bir alanla düşünülemeyeceği, artık daima “dünyada” olup biteceği, hadisenin vukua geldiği yere ait coğrafi koordinatın, hadisenin sonuçlarına nazaran hafif kalacağı en ideolojik ve retorik tarifi ile “dünya kamuoyu ve uluslararası sistem”i etkilediğinden bahisle, bu etki kapasitesi ile birlikte devletin yanına kısmen rakip statüsünde uluslararası örgütler eklenmiştir. Literatürde İdeal ve Reel Politik menşei itibariyle uluslararası siyasete aittir. Bu bakımdan hem teorik gerekçelerle hem Birleşmiş Milletler’in teşekkür ettiği dünya düzeninde İdeal ve Reel Politik, mahal ve milli kalıplar içerisinde düşünülemez. Bu tespit, mezkur bahisle müstemleke zihinleri göğüslemek adına da bir kayıttır.

Tarih, saniyyen mensubuna salisen okuruna politik bir izdüşüm olarak “Hem Klasik İdeal” “Hem İdeal Politik”e dair ufuk aşılar. Millet olarak “tarihi” bütün bir ünite suretinde bir başka deyişle dönem ve yüzyıl çekincesi koymadan sadece saf lügatî bir kavram olarak telaffuz etmekteki güç ve sahihlik bizi bu vadide düşünce kusurları ile tefrik eden en esaslı vasfımızdır. Haliyle bir icat olarak ideolojilerin suni tasavvurundan mustani kılacaktır. Bu bahiste katı bir Osmanlı muhalifi olan Montesquieu İran Mektupları’nda “Bu millet cihanın hakiki hakimidir. Türk adı ile Avrupa Asya ve Afrika’da muazzam fütuhat başardılar ve böylece cihanın üç kıtasına hakim oldular.” demiştir. Bu ilhamdan hareketle yirminci asrın künyesi ve karnesi olarak, Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si, Osman Turan’ın Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi, Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye’si nevindeki eserlerin bileşkesinin izleri hem Türk tarihine ilişkin vesikalarda hem “Türk Siyasetname Geleneği” türüne ait eserlerde izleri görülecektir.

III. ÜTOPYA

  • Yüzyılda Demir Perde Ülkeleri (Doğu-Sovyet bloğu)’nde gerçekleşen devrimlerin teorisyen sıfatıyla birer iştirakçıları olan Marx-Engels’in fantastik gelecek görünümleri diyerek istihza ile yaklaştığı ütopyalar, meydana getirenler ve savunanları tarafından direkt yeryüzü cenneti olarak algılanır. Bu niyetiyle ütopyanın vatanı insandaki hayal melekesidir. Bu meleke insanoğlunda aşkın-müteal olana dair arzunun kuluçkasıdır. Ütopyanın arkaik bağlamda eski çağlardan beri varola geldiği görüşü muteberdir. Muhtevası cihetinden yaklaşıldığı takdirde Platon’un arka planda olduğu görülür. Fakat bugün kitabi manada kastettiğimiz ütopyanın ilk müellifi Thomas More’dir. Doğrudan Ütopya başlığını taşıyan bu eser Avrupa’da Rönesans rüzgarının bir sonucudur.

Ütopya klasik manası ile “olmayan bir yer” anlamına tekabül eder. “Ütopya” üst bir kavram olarak tetkik edildiğinde ise Thomas More üzerinden okumanın gayet indirgemeci olduğu görülür. Mezkur kavram müellif tarafından icat edilmiş haliyle yeni bir bilgi alanı olarak kendini dayatmakta ise de mevcut birikim daha geniş bir yorum ihtiyacını doğurmuştur. Ütopya kavramı kahir ekseriyetle birkaç karakteristik özellikle tanımlanır; hayal edilen toplum ve devlet (Die politische Funktion der Utopie besteht darin, durch Abstraktion von gesellschaftlich real Vorhandenem Kriterien des Wünschbaren zu entwerfen, die nicht ihrer eigenen Realisierung dienen, sondern die Richtung für auf Veränderung zielende Handlungsstrategien bestimmen.- Ütopya’nın siyasal işlevi, kendi gerçekleştirilişine hizmet etmeyen, ancak değişime yönelik eylem stratejilerinin yönünü belirleyen, arzu edilenin sosyal olarak mevcut mevcut kriterlerini soyutlayarak tasarlamadır. Die politische Utopie dient der indirekten Analyse und impliziten Kritik der herrschenden politischen Verhältnisse. – Siyasi ütopya, geçerli siyasi koşulların dolaylı analizine ve örtük eleştirisine hizmet etmektedir.), ütopya imgesine matuf edebi bir biçim, okuru bir şeyler yapma düşüncesi ile harekete geçiren “ne yapmalı” sorusuna özgü rasyonaliteyi konuşmadan evvel, amacı çerçeveleyen vurgu, kişinin daha iyi yaşam arzusudur. Distopyanın yerini devraldığı Ütopya Edebiyatı günümüzde tekrar dikkate alınması gereken ilkelerin tedvin edildiği metinler olmak bir yana insan teki için hangi düzen yada sistem içinde olursa olsun hayat standartı ve kalitesi kabilinden yaşam koçluğu refakatinde bulunabilecek bir metinden ibarettir. Psikolojinin telkini ile insan pozitif olmaya düstur ve olması gereken olarak kabul etmektedir. Her türden delalet mutlu olmak adına yapılacakların asgarisi suretinde öğretilmiştir. Haliyle algılar düzeyinde iyileştirme ve ıslah ünitesi olarak da okunur.

İnsanoğlunun yeniden hayal edilebilecek bir umut barındırması konjonktür içinde irdelenir. Bu manada Bloch’un “Umut Felsefesi”ni taşır. Bu olumlu beklentilerin aksine 2000 sonrası ütopya bir edebiyat biçimi olarak karşımıza çıkar. Radikal muhakemeler, külli siyasi yaklaşımlar ve teklifler barındırmaz. Hayatın belli bir kesitine yönelik iyileştirme düşüncesinden ziyade kötümserlik kurgunun bireyde yoğunlaştığı varoluşçu edebiyatı yoğunlaşarak geride bırakırken gayri şahsi bir umutsuzluk aşılar. Bu bütün bir umut ve temelli bir yoksunluk hali olarak umutsuzluk gibi iki tutumun dışında muvazene olarak işaretlenecek olan Leibniz’in dünya hakkındaki görüşüdür. Voltaire’in Candide’sinde Alman filozof Leibniz’in felsefi planda temsili Pangloss adlı karaktere aittir. Kitabın “iyimserlik” başlığı altında başlayan ilk bölümünde “Baronun şatosu” üzerinde bildiğimiz “Dünya” Leibniz’in felsefesine dayanarak Pangloss karakterinin ağzından “… mümkün dünyaların en iyisinde …” ifadesiyle nitelendirilir.

Ütopyanın günümüzde çağdaş açılımı edebiyat üzerinden idame ettirilse de “İnsan Hakları” kendini ideal olarak korumuştur, II. Dünya Savaşı akabinde gündeme gelmiş ve pozitif hukuk alanında yerini almıştır. Uluslararası düzeyde savunulması ve idealize edilmesi 1970’lerde ivme kazanarak artmıştır. Haliyle “Son Ütopya” olarak da insan haklarından bahsedilmektedir. Hukuk, savunma mekanizması olarak insan hakları doktrininde yenilenmeye ihtiyaç duymuştur. Hukukun tehdit algılanması, günümüzde insan onurunu (insan haklarına Aristocu temellendirme) insan haklarına dönük olarak bilişim teknolojisi ve genetik mühendisliği üzerinedir. Yaşanan siyasi ve teknolojik gelişmeler insan haklarını pozitif hukuk bağlamında külfet haline getirmekte ise de insanın varlığına ve onuruna hizmet etme mahiyetini sürdürmektedir. Bu da literatürde insan haklarının son ütopya olduğu tespitini güçlendirir. Edebiyattaki serüvenin aksine ütopyanın felsefi kıymeti bugün siyasi idealizasyondan çok insan hakları doktrinine içkindir.

IV. DİSTOPYA

I. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda ütopyalar yerini distopyaya bırakmaya başlamıştır. Literatürde 1920’ler, 1930’lar ve 1940’lar distopyanın klasik dönemi olarak vasıflandırılırlar. Bir dar-ı dünya olarak distopya, ütopyanın hilafına bir siyasi tasavvurdur. Konsantre haleti ruhiyesi emniyetsizlik hissi ve korku olup kötümserliğe sarılmıştır. Ahlaki, insani, vicdani değerlerden yana nakısa sahibidir. İnsanoğluna ilişkin tabiat dogmatiği içinde düşünüldüğünde, yaşanılabilirliği sürdürülebilir çerçevede hayat idame edilebilirliği hususunda menfi bir karine ile yaklaşılması gereken amiyane tabir ile yaşanmaz raporunun mücessem ve genele teşmil edilmiş halidir. Batı’da distopya için yer yer anti-ütopya kavramsallaştırması da kullanılmaktadır. Günümüz okuru Rönesans döneminden beri varolagelen ütopya edebiyatına karşı, bugün bir “pazar günü faaliyeti” konformizmden kaçamak yapıp distopya edebiyatına iltica etmiştir.

Günümüzde distopik metinler okunurluk açısından en çok Kuzey Amerika’da karşılık bulmaktadır. Amerika’da yükselen hayat grafiğinde 1990’larda modern Midas olarak anılan, dokunduğu her şeyi vehmedilen bir refah dengesinden çok kazanmanın ihtirasını devamlı bünyesinde tazeleyen, magazin hayatıyla devamlı gündeme gelen, aynı zamanda da medya fenomeni olan emlakçı Trump, ABD’de başkanlık seçimlerinde ipi göğüslemesi ile beraber Amerikalı halk kitleleri artık çoktan rafa kalkan Amerikan rüyasından (20.yy’da bir ütopya biçimi olup 21.yy’da yerini Çin rüyasına terk etmiştir.) uyanarak talk showların belki görüntü akışına fonda müsaade etse dahi, sesini kısıp toplu bir ev ödevi olarak distopik metinleri okumaya koyuldular. Daha edebi bir dile müracaat edersek bütün kadınlar Polyanna, bütün Amerikan erkekleri Jack London oldular. Amerika’da seçimler sonucunda halkın Otomatik Portakal, 1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi popülerleşmiş eserlere karşı temayülüne nazaran Türkiye’de yazının başında vurguladığımız üzere siyasetname geleneğimize karşı en azından intelijansiyaya ilişkin tecessüsü umut verici bir gösterge olarak tespit etmek gereklidir. Amerikan halkının distopyaya olan eğilimi, “9-11 vakıası” ile başlamış olup başkanlık seçimleri ile yeni bir kırılma yaşamıştır. Bir bakıma korku sarmalını kaygı sarmalı takip etmiştir.

Tanım bağlamında distopyaya tekrar dönecek olursak, ilk kullanımı filozof John Stuart Mill’e aittir. Anglo-sakson dünyada 1868 yılında filozofun İngiliz Parlamentosuna hitabında kullanılmıştır. Aynı konuşmada Mill sentezi J.Bentham’a ait olan Kakatopya’yı (kötü yer) distopyanın muadili olarak zikreder. Kavramsal çerçevede mevzuyu 20.yy’a taşıdığımızda evleviyetle 20.yy siyasi tarihine kısa bir göz atmak gerekmektedir. I. ve II. Cihan Harbleri bir dünya savaşı olma niteliklerinden dolayı, neredeyse kürenin tamamını bir etkiye maruz bırakmıştır. Haliyle zaten distopyanın öz görüntüsünü oluşturur. İlaveten, Stalin Rusya’sı dönemi, 1929 Dünya ekonomik bunalımı, III. Reich dönemi, faşist iktidarların Avrupa kıtasında yayılması (İtalya-Mussolini, İspanya-Franco), II. Cihan Harbi’nde harp vasıtaları (nükleer füze taşıyan uçaklar), Nagazaki, Hiroşima, Holocoste, Auschtwitz, Bosna Soykırımı, Küba Nükleer Krizi ve en son 21. yy’da vuku bulan Suriye Savaşı… nitekim siyasi tarih bize BBC’nin naklettiği kadar değil insanın yaşadığı kadardır. Goebbels’in “tatile çıkan kadavralar” diye bahsettiği Zweig gibi entellektüellerin intiharında da aranabilecek olan distopya, belki de 20.yy içinde kendini en iyi “Zweig sendromu” olarak ifade edebilir. Zira Hobbes’tan hareketle, en büyük acı insan için işkence altında olmaktır ve bu insanlar tercihen intihar hakkını kullanmışlardır. Kim bilir, belki de Hitler ve yakın kurmayları benzer bir hakkı Stalin’e karşı kullanmışlardır. Haliyle 20.yy bir çok distopik tema için en elverişli laboratuvardır.

20.yy’ı bu şekilde hülasa ettikten sonra buradan günümüz kullanımına sıçrayacak olursak distopya her ne kadar 1984 vb. eserler ile iç içe geçmiş olsa dahi günümüzde bilim kurgu edebiyatının temel meselesine dönüşmüştür. İlaveten belli başlı temalar şunlardır; iktisaden adaletsizlik, gelir eşitsizliği, kapitalizmdeki kar mantığının sonuçları, işsizlik, iklim değişikliği, küresel ısınma, nükleer silah ve mülteciler. İlave parantez açacak olursak; başta Amerika için bir kırılma olan 11 Eylül saldırıları, aynı zamanda yansıtma bir etki ile dünya siyasetinde de temel bir kırılmaya işaret eder. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile beraber, dünyada uyanan pozitif beklentiler yerini yaygın şiddet hareketlerine ve teröre bırakmıştır. Edebiyat literatüründe bugün “terör edebiyatı” distopyanın bir alt türü olarak nevzuhur bir yazın alanıdır. Bireyde ve kitlede yuvalanan korku duygusunu temel alır. Nitekim korku, 21.yy insanında her türlü ruh halini yutan elemandır. Günümüz terör edebiyatı, yaygın insan hakları ihlallerine de değinerek, Arap Baharı ile beraber son dönem Ortadoğu’sundaki yaygın şiddet ve terör hareketlerinde distopyanın izini sürer. Bir politik hiciv ve kötümserlik yapıtı olarak ütopya karşıtı edebi yazın postmodern dönemde zirve yapmıştır.

V. SONUÇ OLARAK

Türk Siyasetname Geleneği’ni tartışmaya açmak ve ona aktüel bir kıymet izafi etmek için hem ihtiva ettiği ilkeler ile (idare, toplum, devlet, ceza siyaseti, harp sanatı…vs) irtibatlandırılabilecek temel başlıklardan bazıları işlenmiştir. Nitekim Siyasetname Geleneği’mizin maruz kalacağı ortam yukarıda bahsettiğimiz kayıtlar ve hadiseler ile mukayettir. Bundan sonraki yazımızda “Giriş” serisine devam edilerek, etüd ettiğimiz başlıklar daha ziyade yerli yaklaşımlar dahilinde incelenecektir.