Gelenekten Paradigmaya: Geleneğe Yeniden Bakmak

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

1. Çerçeve

Gelenek kavramı gündelik hayatta kolay bir kullanıma sahip olmasıyla birlikte en dar anlamından en genel anlamına kadar geniş bir yelpazede kullanım özelliği taşımaktadır. Ancak kavramla ifade edilen çoğu kez gündelik ritüellerin ötesinde bir durum değil. Bu durum kavrama hem yarar hem zaafiyet getirmektedir. Kavramın yalın anlamda gündelik dilde kullanımı bir bilinç altı yansımasını ortaya koymaktadır. Bilinç düzeyinde gerçekleşmeyen bir eylemselliğe işaret eden durum, tam da geleneğin var olduğu, kendini ortaya koyduğu haldir. Diğer yandan geleneğin gündelik dildeki kullanımında ortaya çıkan zafiyet ise, indirgemecilik riskini beraberinde getirmesidir. İndirgemecilik yoluyla gelenek, var olduğu tüm bağlamsal süreçten sıyrılırken, alışkanlıkların adlandırılmasında anlam yüklenmektedir. Gelenek, antropolojik bir düzlemde ele alınıyor olmaktan giderek sosyolojik ve tarihi bir çerçeve içinde değerlendirilmeye başlanması ile kavram alışkanlıkları da aşan lokal örflerin ötesinde bir anlam kazanmaktadır. Bu bakımdan toplumsal alışkanlıkların gelenek olması, geleneğin bir alışkanlıklar bütünü olduğu anlamı taşımaz.

Gelenek, modern toplumlarda belli hayatiyet alanına sahiptir. Bilinç alanında gerçekleşmeyen çok sayıda eylem ve ritüel bir şekilde geleneklere dayanmaktadır. Ancak sıkça belirtileceği üzere, bu gelenek kökenli ritüellerin belirleyiciliği ve merkeziliği bulunmamaktadır. Kimisi giderek modern dünyadaki otantiklik arayışının bir karşılığı olmaktadır, kimisi bir alışkanlıklar serisi.

Gelenek konusundaki tartışmaların kaba bir yöntem ve muhteva üzerinden ele alınması, hiçbir şekilde gelenek kuramama ve oluşturamama, geleneğe yeni ekler yapamamadan kaynaklı sorunlara odaklanmaya da bir şekilde engel olmaktadır. Oysa tartışmaların geleneğin durağanlığı ve değişmezliğinden çok, artık geleneğin bir birikim olduğu ve modern anlamda paradigmal bir değer taşıdığı noktasına odaklanması gerekmektedir. Geleneğin bir değerler sistemi olduğunu söylemek, bunu oluşturan temel saikin ya da saiklerin gözden kaçırılması anlamına gelmeyecek. Gelenek paradigmal bir kavram olarak bu meyanda anlamlar yüklenmekte, bu çerçevede ortaya çıkan belli düşünme önümüze çıkarmaktadır. Üretim tarzından tüketimine, devlet idaresinden toplum idaresine, bütün bunlarla birlikte düşünme biçimine kadar belirleyen, kuşatan bir yapıdır gelenek. Bir değerler bütünü olarak geleneğin, ayrıntıda karşımıza çıkıyor olması onun aynı zamanda sosyal bir olgu olduğunu da göstermektedir. Burada bir ayrımın ortaya çıkmasından ziyade, değerler sisteminin yansımalarının kılcallara sirayet ettiği tespiti yapılabilir. Kılcallardaki eylemler değerler bütününün bir yansımasıdır, ama aynı zamanda bunun tam tersi de söylenebilir; kılcalın hareketi bütünü inşa etmekte ve kurmaktadır.

Gelenek kavramı bahse konu edildiğinde artık bilinen bir denklem de karşımıza çıkmaktadır: “Gelen’e ek”. İbrahim Kalın da benzer bir tanımlama üzerinden hareket eder. “Gelen-(e)-ek” kökünden türetilmiş ve geçmişten gelen birikime yeni şeylerin eklenmesi manasına karşılık gelir. Kalın’a göre yaşamayan, aktarılmayan, üzerinde çalışılmayan şey gelenek olma vasfını kazanamaz. Bu önemli tespit aslında tartışmanın farklı bir boyutu için de bir cevap oluşturmaktadır. Gelenek demek değişmez olan mıdır, yoksa bir süreklilik silsilesi/ zinciri midir? Yaygın tanımlamayı Atay da yapar, gelenek’in gelen-ek olduğunu ifade eder. Dünden bugüne gelen, bugünde varolan ve geleceğe de uzanacak ‘ek’, bir yapıcı öz yahut ‘maya’ şeklinde bir tanım karşımıza çıkar. Türkçe’deki imkanlar ölçüsünde böyle bir üretim mümkünken, farklı bir dilde geleneğe aynı şekilde yaklaşıp yaklaşamayacağımız gözden kaçmaktadır. Dolayısıyla gelen’e eklemlenme şeklinde lafızdan hareket etmek Türkiye ve Türkçe için doğru olmakla birlikte, başka bir dil ve ülkedeki gelenek tartışması için geçerlilik arzetmeyecektir. O yüzden gelen’e ek retoriği üzerinden gitmekten çok, süreklilik, zamansallık, hafıza ve nihai olarak paradigmal perspektif çerçevesinden ele alınmasında yarar görmekteyiz.


Gelenek farklı kullanım alanlarında farklı anlamlar yüklenmektedir. Türkiye şartlarında örf, adet, anane gibi kavramlar ile eş anlamlı olması gibi, eski usulleri ifade için de kullanılmaktadır. Aslına bakılırsa, çoğu kullanım biçimi geleneği geçmişte kalmış ve bugünde varolmayan bir yapı gibi sunmaz. Aksine örf-âdet, an’ane gibi kavramlar ile yeni ve modernin yanında farklı bir davranış hatta uygulamaya dikkat çekilir. Eski usul dediğimizde, bitmiş ve işlevi olmayan bir şeyi kastetmeyiz, aksine eskiden beri süregelen, tecrübe edilen bir usul kastedilir. Geleneğin en geniş anlamının örf ve âdet gibi kavramsallaştırmaları da kapsadığı, ancak bunların büyük resimde bir cüz olduğu söylenebilir. Bütün bunlarında ardından gelenek konusunda net iki durumu belirleyebiliriz: İlki bir takım uygulama ve ritüllerin bir zamansallık üzerinden süreklilik kazanması ve bu anlamda bir etkinlik alanı oluşturmasıdır. Toplumsal olanın belli parçalarından gerçekleşen bu gelenek hareketi külli bir durum değildir. Diğer yandan toplumsal hafızayı kuran ve paradigmal bir anlam kazanan külli bakışı ortaya koyan gelenek, anlamı itibariyle modernizm ve modern düşüncesinin düzleminde yer almaktadır. İlk durum bize, düşünce gelenekleri oluşturmayı, üretim biçimini belirlemeyi, gündelik hayatın pratiklerinde geleneği etkinleştirmeyi kastetmektedir. İkinci durum ise modernizm, postmodernizm, aydınlanma, sanayi çağı gibi kavramsallaştırmalar düzleminde bir geleneği ortaya koymaktadır; tam da bu bir paradigmal durumdur. Marksist gelenek, Platoncu gelenek, Weberci gelenek gibi tanımlamalar bize farklı bir durumu sunmaz. Bunların kendi içinde yer aldıkları bağlam geleneksel dünyanın bağlamının dışında, modern ve seküler alanın bağlamıdır. O yüzden bunların ifade ettiğimiz ilk durumdaki gelenek ile ikinci durumdaki gelenek arasında bir yerde durduğunu ifade edebiliriz. Benzerlerin bir aradalığı ve benzer düşünmeleri bu tip gelenekleri ortaya çıkarır. Bunlarla birlikte bu ayrım olmazsa olmazdır. İlk durumdaki geleneğin, modern dünyada bile kurulabilecek ve anılacak olması, bize kavramsal olarak geleneğin her zaman modern olanın dışındaki bir durumu kastetmediğini de göstermektedir.

Sosyolojik tanımıyla geleneğe bakıldığında, toplum içerisinde belirli bir davranış kümesini yönlendiren, belli davranış kalıpları üreten ve insanları bu kalıplara göre davranmaya zorlayan bir ideolojik aygıt olduğu yönünde bir tanımla da karşılaşabilmek mümkündür. Ancak geleneğin toplumsal bir aygıt olmasıyla ideolojik bir aygıta dönüşmesi arasındaki temel ayrımın vurgulanması gerekmektedir. Zira tanımı yapan Bedri Gencer ideolojinin konumunu sarih bir şekilde belirlemektedir. Modernizm, akla dayalı yepyeni bir dünya kurma projesini, ideoloji ise bunun aracını ifade eder. İdeoloji bu sebeple, Batı’da modernliğin meşruiyet krizini anlatan merkezi kavram olarak belirir. Batı’da sekülerleşme de denen ideolojileşme, daha doğrusu dinin ideolojileştirilmesi, genel olarak köklü değişim anlamına gelen modernleşmenin fikri boyutunu oluşturur. Geleneğin modernlik öncesi durumu da içeriyor olması kadar, ideolojiler öncesi dönem ve durum olmasının da altı çizilmelidir. İdeolojinin temel niteliği modern olmanın yanında, geleneğe ait olanın deformasyonunu da içermesidir. Dinin siyasal bir ideoloji olarak sunulmasında veya dinden bir ideoloji çıkarılmasında temel belirleyen modern yaklaşım ve düşünme biçimidir. Bu durum büyük bir kırılmadır. Zira bu kırılmanın ardından tüm ayrımlar ideolojik formasyon üzerinden hareket etmekte, bunlar üzerine bina edilmektedir. İdeolojileşme bu anlamda gelenekten kopma, başka bir mecraya dahil olmadır.

Geleneğin fark edildiği durum ve adlandırıldığı dönem ile oluştuğu ve de facto olarak süreklilik sergilediği durumun ayrımı da önem arzetmektedir. Geleneğe dair bir farkındalığın oluşması elbette modern bir durumdur. İnsanın ve toplumun kendine bakışı kolay değildir ve kendini tanımlaması da gerçekten zordur. Buna rağmen modern düşünce ile birlikte insanın kendine bakışı öne çıkmaya başlamıştır. Geleneğin kendine bakması ve kendini geleneksel olarak tanımlamasının bu anlamda modern bir gelişme olduğunu bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Gelenek üzerine çalışmaları bulunan Hobsbawm’a göre, gelenekleri korumayı ya da ihyaya yönelik “gelenekselci” veya başka hareketlerin ortaya çıkışı bile, başlı başına bir kırılmayı gösterir. Geleneğin kendine özgü kendini koruma yöntemleri dışındaki tüm diğer yöntemler bir modernleşme emaresi olarak tanımlanabilecektir. Ancak tekraren vurgulanması gereken husus, geleneğin kalın ve keskin hatlara sahip olmamasıdır. Bu nedenle ortaya çıkan tavrın mutlak anlamda gelenek ya da mutlak anlamda modernlik olduğunu söylemek yanıltıcı olabilir.

Gelenek içerdikleri itibariyle doğruluk veya yanlışlık bağlamında değil, süreklilik özelliği ve deneyimler üzerinden değerlendirilmelidir. Anlık uygulamalar, düşünmeler, duygulanmalar, gelip geçici durumlar gelenek değildir. Bu bakımdan geleneğin, zaman bakımından önceki insanlardan “gelen” bir şey olduğu, kendisinden öncekiler tarafından “verilmiş” bir şey olduğu kabul edilmektedir. Süreklilik bir zincir gibidir. Dünden bugüne, bugünden yarına uzanmak ister. Zincirin halkalarından kopmalar veya buradalardaki farklı durumlar (geleneğin özüyle çatışan bir ekleme ve yenilik olabilir) geleneğin yozlaşmasına ve başkalaşmasına neden olur. Bauman geleneği “geçmişin mesajı” olarak niteler. Ancak geçmişin mesajı tanımlaması olmuş, bitmiş ve geçmişte kalmış olanı kasteder. Geçmişte kalmış bir olay veya durum ile bugünde de etkisi süren, bugüne doğru yenilenmeler ile gelen bir olay veya durum arasında büyük fark var. O yüzden geçmişin mesajı demek doğruluk payı içerse de, eksik bir yan da taşır. O eksiklik hem geçmişin bugünde etkisi ve sonuçları anlamında sürüyor olmasından, hem de geleneğin form ve de muhtevada değişiklikleri ile devam ediyor olmasından kaynaklanır. Atay, geleneği yalnızca geçmişe ait, dolayısıyla yaşanıp bitmiş, “tarih” olmuş bir “kalıntı”, yahut bugünde (zararından başka) işlevi olmayan, kurtulmamız gereken bir “kalıt” olarak kodlayan modernist zihniyetin karşısında, dinamik ve hem bugünde hem de gelecekte etkin bir “yapı” şeklinde ifadelenen gelenek kavramsallaşmasına işaret etmiştir. Böylece gelenek, geçmişten bugüne ve geleceğe uzanan bir “yapı” olmanın ötesinde, geçmişin bugün içerisinde ve bugüne göre biçimlendirdiği bir “yapıt” niteliği alır. Tüm gelenek her yeni çağda (kuşakta) yeniden yorumlanırlar. Geleneğin devam ediyor olması, bir hakimiyet ve belirleyicilik anlamına gelmiyor. Büsbütün modern ne kadar imkansızsa, büsbütün gelenek de o kadar imkansızdır. Tartışmanın yönünü belirleyen hangisinin merkezi oluşturduğudur. Geleneğin bittiğinin söylenmesi onun merkeziliğini kaybetmesiyle ilgili bir durum. Modernin yanında etkisini ve belirleyiciliğini yitirmiş geleneklerin varlığını görmezden gelemiyoruz. Hayatımızın en rutin alanlarında bile belli reflekslerimizin gelenek üzerinden şekillendiğinde şüphe yok. Geleneğin salt bir yaşanmışlık bilgisi ve tecrübî bir birikim olduğunu söylemek, geleneğin zaman içerisindeki farklı testlere maruz kalmasını gözden kaçırmak olacaktır. Geleneğin basit bir ilk uygulamasının sonraki dönemlerde alacağı durum, ilk hal ile aynı esasa ve inanca dayanmasına rağmen farklı ritüelleri ortaya koyabilir. Verili form ve duruma ilişkin, bunun her muhatabının farklı bir yansıma içinde olacağına kuşku bulunmuyor. Verili olana her yaklaşan insan geleneği bir kez daha yeniliyor, yorumluyor ve güncelliyor bir anlamda. Yeni yorumlar geleneğe kendini yenileme ve tazeleme imkanı sunmaktadır. Gelenek ile toplumsal hafıza arasındaki iç içeliğe ve sıkı bağa dikkati çekmek gerekiyor. Toplumun dinamik hafızası gelenek üzerinde kuruluyor. Hafıza, geleneğe her yeni yaklaşımda kendini yenilemekte ve inşa etmektedir.

Kolektif bir aklın ve tecrübenin ürünü olarak ortaya çıkan pratikler sınanmış ve işlenmiş bilgidir. Bir aklın, kişinin yahut dönemin değil, birden fazla neslin ve dönemin ortaya koyduğu tefekkür ve yaşam tecrübesi, geleneği var eden temel dinamiktir. Kalın’a göre bir geleneğe mensup olmak demek, bu köklerin idrakinde yaşamak demektir. Kök, tanımı gereği yaşayan, canlı bir kaynaktır. Aksi halde kök değil sadece tarihi bir hadise olur. Dolayısıyla kök demek, her daim canlı bir gövdeye ve taze dallara sahip olmak demektir. Kök, gövde, dal metaforlarının farklı alanlarda da kullanılmasının bir mahsuru yok. Canlı ve somut bir örnek olarak ağaç konusu eski olanın kökle, yeni olanın dallarla resmedilmesi gelenek konusunda bize eksik kalsa da yardımcı olacaktır. Dalların sürekli olarak yenilenmesi tabii iken, dalların yeniden yeniden uzaması reelde mümkün olmamakta birlikte, geleneğin diriliğini göstermektedir. Diğer yandan ağaç metaforu, geleneğin resmedilmesinde işlev görmesine rağmen, geleneğin diriliğine ve yenilenmesine katkı sunmakta yine eksik kalmaktadır. Ağaç, etken olduğu kadar edilgen olmalıdır. Gelenek belirleyici olduğu kadar, kimi durumda belirlenen, yenilenen, her insanın yorumuyla kendini özgü hal olan bir durumdur.

2. Geleneğin Kendini Yenilemesi ve Sürekliliği

Geleneğin bir birikim aktarımı noktasında var olmasına rağmen, gelenek karşıtlığının makul bir açıklaması da yapılamamaktadır. Bugünü ve geleceği yeni üzerine inşa etmek isteyenlerin elbette kendilerince makul gerekçeler öne sürebileceğini varsaymamıza rağmen, “neden yeni” sorusuna bir cevap verilmesi zor görünmektedir. Yeni’nin modern düşüncede tuttuğu yer aslında bize, yeni karşısında oluşan zaafiyeti göstermektedir. İleri gitmek iradesi geçmişi hesaba katmaz. Geçmişin, geçmişte ve olduğu gibi kalmadığını da unutur. Bu bakımdan ileri/ci hareketlerin tamamında bir eksiklik olarak geçmiş ve dolayısıyla bir gelenek eksikliği olacaktır. Bunun farklı varyasyonlar üzerinden görüldüğünü belirtmek gerekiyor. Seküler yönelimler kadar dini yönelimlerin de köksüzlük, geçmişsizlik ve geleneksizlik üzerinden ilerleme iradeleri bütün meşrulaştırma çabalarına rağmen sadece büyük bir reddi göstermektedir. İlk olan ve durumla (örneğin din alanında Kitap ile) kurulan muhataplık ilişkisi, O’nun ilk geldiği bağlamı kendi bağlamıyla arasında bir düzlemeyi de getirmektedir. Bu nedenle zamansal bir sıçrama, geleneksizliktir. Her geleneksizlik zamansal bir sapmadır. Yine kitlesel anlamda geleneğin reddi mümkün değilken, bunun yegane yolu güç üzerinden zorlayıcı tedbirleri devreye sokmaktır. Bir tür mecburi modernleşmeyi içeren bu durumun geçmişin reddi üzerinden yine yeni bir alan inşası dikkati çeker. Ancak geçmişi ve geleceği red de bir anlamda geçmişin ve geleneğin bilgisi dışında olamayacaktır. Gelenek tartışmasında, en vurucu darbenin gelenek adına ortaya konan kaba, kırıcı ve kısırlaştırıcı tavır olduğunu söylemek gerekiyor. Kavramı durağan, değişmeyen bir durum olarak nitelemek de süreklilik noktasında bir negatif durum yaratmaktadır.

Kendi kendini yenileme kabiliyeti bir tür süreklilik hali içermektedir. Marksist düşünce kırılmalar ve kesintiler üzerinden ilerler. Süreklilik ve devamlılık geleneği bizzat bir fenomenolojik bir durum olarak ortaya çıkarmaktadır. Ancak bütüncül olarak modern paradigma da bir süreklilik içermektedir, ancak burada farklı bir illüzyon ile modern olanın tamamen ‘yeni’ olduğuna dair bir algı kurgusu her zaman ön planda olmaktadır. Modern paradigma bir şekilde, kendinden önceki birikimin üzerinden devam etmektedir; aynı zamanda bu birikimi kendine ait kılıp paradigmal anlamda geleneği geri itip kendini merkezileştirmektedir. Gelenekçilik yapanların geleneği öz ve kabuk tartışmasından öteye taşıyamadıklarını, yine geleneği dondurmakla aslında geleneği arkaik ve anakronik bir hale getirdiklerini söylemek mümkündür. Dini alanda verdiğimiz örnekteki Kitapla (Kur’an olabilir) kurulacak bağda bir zamansal sapma çıkması gibi, burada da geleneğin ilk durumdaki formel niteliklerinin zamansal bir sıçrama ile sonraki anlara taşınması, anakronizmi derinleştirmektedir. Tıkanmaların, kuraklaşmanın, yoksullaşmanın fikri, dini, hukuki açıdan çoğu kez gelenek üzerinden meşrulaştırıldığını düşündüğümüzde gelenek konusunda birden fazla tavrın varlığını görmekteyiz. İlki, gelenek adına gelen’e eklenmek istenenleri reddeden ve yıkan gelenekçi anlayış, ikincisi geleneğe eklenerek doğal akış içerisinde durumunu sürdürenler, sonuncusu da gelenek adına yapılan reddiye ve yıkımları gerekçe gösteren tüm geleneği yıkmaya çalışan, yok sayan anlayıştır. Gelenek bir şekilde zamanın değişen koşulları karşısında kendini yenilemek ve uyumluluk öne almak durumdadır. Geleneklerin katı yorumlanması bir yana, bizzat kendisinin katı olduğu söylenemez. Ancak katı yorumunda modern bir tavrın etkisinin açık olduğu kesin. Zira katı olan gelenek değil, ideolojilerdir; o yüzden geleneği savunurken ideolojik bir dilin gelişmesi katı gelenekçileri tam da karşı oldukları bir yere, modern bir alana savurmaktadır. İdeolojilerin normatif alana doğru evrilen yönü varken, geleneksel olan ise algısal anlamda bir normatiflik taşır ve esnek ve uyum esasına göre hareket eder. Geleneğin en büyük hamlesi, kategorizasyon yöntemi üzerinden kendini modern alanda var kılma çabasıdır. Geleneğin, adlandırma öncesi yani kadim dönemdeki genel yöntemi ise kendini koruma yönünde seyrederdi. Gelenekçi toplumlar dışarıyla bir şekilde diyalog kursalar da, yine de kendilerini korumayı ve hayatlarında ötekine benzememeyi esas alırlardı. Kendi coğrafyamızın genel tecrübelerinden bakarsak, kılık kıyafet, saç-sakal gibi birçok görsel durum, ötekine/ yabancıya benzememeyi gözetmiştir. Toplumsal mekanizma bu çerçevede şekillenmiş, bu durum bir hukuk alanı dahi oluşturmuştur.

Geleneğin modern zamanlarda, hatta modern olanların bile başvuru kaynağı olarak çıktığı durum, meşruiyet durumudur. Gelenek, çoğu kez toplumsal istikrar ve meşruluğun kaynağı sayılır, ancak geleneğe başvuru, aynı zamanda mevcudu değiştirmeye de temel sağlayabilir. Bu anlamda gelenek düşmanlıklarının bile bir noktada sonra kendilerine bir gelenek kurma hevesi ortaya çıkmaktadır. Zira ortaya konulan durumun devamlılık niteliği taşımadığı her hal beyhude olacaktır, işte tam da bu durum bir gelenek oluşturmayı zorunluluk olarak sunmaktadır. Geleneğin kendi dinamikleri ve olgusallığı üzerinden tanımlanması yerine modern toplumun karşıtlığı olarak tanımlanması belli bir çerçeveyi de zaruri olarak dayatmaktadır. Gelenek, bilinç ve lafız olarak yeni ve modern olsa da, oluşturdukları ve vazettikleriyle kadimdir. Geleneğin modernlik üzerinden tanımlanması aslında sonuçtan yola çıkarak nedenleri analiz etmeye benzemektedir. Halbuki, modernlik tanımlamasının bir kırılma, ayrılma ve kopma olmasından dolayı gelenekle arasına mesafe koymasının doğal bir sonucu olarak gelenek üzerinden tanımlanması doğaldır. Modernin kendini gelenek üzerinden konumlandırması, geleneğin muhteva olarak modern olmadığının bir diğer delili olarak durmaktadır. Gelenek, kavramsal olarak bir bilinç hali aldıkça modernleşme karşısında bir geri çekilme olmanın yanında, aslında tam da yeni ve modern bir durum olmaktadır. Bu anlamda merkeziliğini yitiren geleneğin belli unsurlarının modern hatta postmodern dönemlerde varlığını bilinçsizlik halinde sürdürüyor olmasının geleneğe bir dönüş olarak mı nitelendirilecek, yoksa tam da postmodernin dediği mi olmuş olacak? Gelenek, paradigmal özelliği taşımadıkça, modern zamanlarda ya postmodern tavrın kurguladığı alanlarda var olacak, ya da toplumsal alışkanlıklar ve ritüeller silsilesi olarak kalacak.

Gelenek kavramının dini (İslami) anlamlar da yüklenmesi geleneği salt dini bir alanda konumlandırmaz. Gelenek toplumsal bir kavramdır, gelenek kendi toplumuyla dolayısıyla o toplumun inancıyla da ilgilidir. Geleneği salt İslam dini çerçevesinde görenler (sünnetin bir gelenek olduğunu söyleyenler) ile bütün semavi dinleri geleneğin sürekliliği olarak niteleyenlerin temel hareket noktası ilahi olanın sürekliliği gibi bir düşüncedir. Ancak bunun güncelde bir anlamı yoktur. Dolayısıyla gelenek kavramının genişletilip önce dini (İslam’ı), sonra daha da genişletip bütün kadim dinleri kuşatan bir boyuta getirilmesi tartışmalıdır. Güncelde belli anlamları ve tanımları daha eskilere götürmek, farklı dinlerde bu anlamda ortaklıklar görmek bunların tamamının bir gelenek olduğu anlamına gelmemektedir. Bugün belli gelenek unsurlarının hayatiyetine rağmen, modern zamanlarda olduğumuzu ve modernleştiğimizi söyleyebiliyorsak, farklı dinlerin insanlığın ortak belli değerleri üzerinden yürüyor olması bu dinlerin tek bir gelenek üzerinden geldiği ve devam ettiği anlamına gelmez. Geleneğin salt dini anlamdan ziyade bir toplumsallık ve tarihsellik içerdiği belirlemek ve bu çerçeve üzerinden ilerlemek yerinde olacaktır.

Kavramsallaştırmalar, tanımlamalar, yeni anlam yüklemeler ve benzeri bir çok çaba bir yana, bir geleneğin nasıl oluştuğu sorusu üzerinde yoğunlaşmak gerekmektedir. Bir karabasan gibi kaçıldığı bir ortamda gelenekten bahsetmek son derece zor olan bir durumu izah etmeye de girişmek oluyor. Gelenek kurmayı başarmak ve kendi olarak kalmak gibi imkanlar yanında kendini aşan bir yapıyı da ortaya çıkmaktadır. Gelenek kurmayı bırakmak, bu beceriden uzaklaşmak bu ise bir yenilginin ve bitmenin de emaresidir. Geleneğin kurulmasında mekansal ve zamansal bir süreklilik gerekmektedir. Bir öz bu bağlam üzerinden inşaya girişir. Bu öz’ün ne olduğunu her toplumun değerleri belirler. İnsan unsurunun da benzer niteliklerle birlikte bir uyumu taşıyor olması da gerekmektedir. Aynı mekanda, belli bir zaman diliminde kalan insan grubunun oluşturacağı belli durumlar belli bir noktadan sonra gelenek halini alacaktır. Geleneği “tamamlanmamış bir proje” halinde koruyan ve ona hayat aşılayan da bu açık ufuktur. Gelenek geçmişin tekrarını değil sürekliliğini ifade eder. Geleneğin kendi içindeki tekamülü, bir tür kendi kalarak belli bir istikamet üzerinde değişmek şeklinde formüle edilebilir. İlk halin son ile arasındaki bağ çoğu zaman manevidir. Form itibariyle zaman ve mekan üzerinden farklılaşmalar ortaya çıkmaktadır. Zamansal anlamda bir devamlılık belli bir aşamadan sonra artık mekanı da aşar bir hal almaktadır. Zira gelenek insan unsuru üzerinden farklı mekanlara taşabilmekte, taşınabilmektedir. Devamlılık bir kurumsallık sağlamaktadır. Gelenek bir kurumsallaşmadır aynı zamanda. Geleneğin kendini var ettiği zemini, kendisini taşıyan insan unsurunun hayatiyetinde aramak gerekiyor.

Osmanlı’nın orjinal metinler ortaya koymaktan çok, şerh üzerinde yoğunlaşmasının eleştiri konusu yapılması da gelenekle ilgili bir durumu gözden kaçırmaktır. Şerh geleneğinin bir tür gelenek kurmak olduğu söylenebilir. Hatta bizzat şerhin kendisi gelenek için örnek bir anlatım içerir. İlk hal’e sadakat, ancak her bir sonraki adım yeni bir zeminin ve imkanın da olduğu ve arandığı bir adımdır. Silsile halinde bir var olma halidir. Silsilenin ilk olana bağı baki iken, sonrakiler her ne şekilde olursa olsun, ilk olan ile aynı öz ve istikamette olması artık kaçınılmazdır. Bu anlamda gelenek kurumsal bir süreklilik üzerinden tanımlanırken, toplum da bu süreklilik üzerinden inşaya girişir, yeni tasarımlarını ve öngörülerini bu çerçevede ileri sürer. Gelenek topluma bir düşünme biçimi sunar ve artık paradigmal bir hal alır. Artık ne yapılırsa yapılsın bu paradigmanın dışında bir yerde yer almak mümkün olmaz.

3. Gelenekten Paradigmaya: Genel Çarpıklıklar

Bir değerler sistemi ve bütünü olan paradigma bize düşünme biçimi sunar. Kendi toplumumuzun son iki yüzyıllık temel macerası bir paradigmadan başka bir paradigmaya geçiş çabasıdır, sancısıdır. Paradigma kurmuş bir durumdan sonra zayıflama durumunda, güçlü olanın paradigmasına geçiş yapmanın getireceği ancak bugünkü arafta kalmışlıktır. Tekrar dönmek ne kadar mümkün olabilecek, daha ileri/öteye gitmek ne verecek bize? Tekrar döndüğümüzde, ilk ayrıldığımız gibi olmamız, ilk ayrıldığımızdaki halimizin o yapıyla uyumu da tartışma gerektirecektir. Shayegan Batı-dışı uygarlıkların iki paradigmanın zamanını yaşadığını söyler: Kendi paradigmaları ve büyük bilimsel devrimlerden doğan paradigma. Aslında iki paradigmanın çatışması, ontolojik, psikolojik ve estetik uyumsuzlukların temeli olduğu kadar, gelenekle modernliği karşı karşıya getiren çelişkilerin de temelidir.

Gelenek toplumun ontolojisi ile ilgilidir. Tıpkı millilik konusunda olduğu gibi doğal bir tarih oluşumunu içermektedir. Geleneğin ontolojik yan taşıması toplumunun beslendiği doğal mecrada yol alıyor olmasıyla ilgili bir halken, geleneğin ilerlemesi ve süreklilik kazanması, ona epistemolojik bir yan kazandırır. Zihinsel durumları da katarak söylemek gerekirse çarpıklıkların doğuş noktası ontolojik uyumsuzluklardır. Toplumların farklı ontolojik arayışlara girmesinin gerçekçi bir yanı yoktur. Bu nedenle her farklı arayış bir paradigma kırılması ve parçalanmasına örnek teşkil etmektedir. Her çarpıklık bir çarpışmadan doğar. Her çarpışma ise doğal olarak iki unsuru içerir ve bunlardan biri geri çekilecek ve zayıf düşecektir. Geleneğin modern karşısındaki geri çekilmesi kendisini var ettiği toplumların siyasal ve iktisadi durumlarının zayıflaması ile mümkün olmuştur. Bir diğer yandan çarpıklığın ortaya çıkmasında geri çekilenin ne olduğu kadar ne ile çarpıştığı önem taşımaktadır; güç kazanan bünyeyi bozandır aynı zamanda. Geleneksel toplum, bizde olduğu gibi, ciddi bir makas değişikliği ile yani modernleşerek krizini aşacağını düşündüğünde oraya çıkan sadece melezleşme ile ilgili bir sonuçtur. O da eklektik durumlara mahal verecektir, vermektedir. Bu kırılma bir merkez kaybı olarak artık farklı uçların bir arada anılması, başka birikimlerin içiçe geçirilmesidir. Farklı tecrübeler ve birikimlerden yararlanmanın tartışılamayacağı kadar, fikrin sabitelerini oluştururken uzlaşmaz fikirlerin bir arada bulunması bir yersizlik doğurmaktadır. Burada tam da evrenselci söylemin mevzi kazandığına dikkati çekmek gerekecektir. Evrenselci söylem, yersiz ve yurtsuz düşünmenin ve merkezsizleşmenin meşruiyet kaynağıdır.

Shayegan Alman “entegristleri”, İngiliz sufileri, Guenoncu Müslüman İsviçreliler ve “kültürel olarak çekici ve münasip bir İslam”a vurgu yapan Fransızlar’ı paradigma sorununun merkezine koyar. Ona göre bu “yeni haçlılarda” şaşırtıcı olan şey, dillerinin kapsamının arkaik olmasıdır. Bu dil sanki Peygamberin ağzından ilham alır gibidir, tüm şüphelerin zırhını emir cümleleriyle kırar, bilmecemsi kehanetler ve nadir hakikat incileri keşfeder. Tamamen modern bir psikolojik zemin üzerine yamalanan dinsel bir söylemdir aslında. Shayegan modern paradigma ile geleneksel daha net olarak İslami bir paradigma yapıldığını ifade etmektedir. Kılık kıyafet, dil, dini kaynaklara atıflar bu durumu değiştirmemektedir: “İstediği kadar Doğu giysilerine bürünsün, gün boyunca Arapça kutsal sözler mırıldansın, önüne geldiği yerde Kur’an’dan alıntı yapsın, umut kaynaklarını Kur’an’da arttırsın, Batı’nın canavar materyalizmini ve sağrı derisi gibi büzüşüp küçülen Hristiyanlığın sefaletini lanetlemek için binlerce neden bulsun, yine de evinde kalmak ister” der Shayegan. Hatta daha da ileri giderek “şeytan” demokrasinin sığınağında gırtlağına kadar örtünmek, habeas corpus’u temin eden ‘laik’ bir hukuk devletinin korumasında ve sosyal sigortaların konforlu himayesinde kalmak ister, diyerek kırılmanın derinliğini su yüzüne çıkarır. Shayegan’in, bahse konu ettiği çerçevede yol alanlar (Avrupalı gelenekselciler ve diğerleri), ona göre, İslam’ın harika fırsatlar taşıdığına inanmakla birlikte yine de Avrupa’da kalmak şartıyla bu inancı taşırlar. Yine örneğin “kısasa kısas yasasından uzakta, aceleci dini mahkemelerden uzakta, sudan sebeplerle kadınları gözaltına alıp kırbaç zoruyla hayırlı bir dest veren çevik Allah kuvvetlerinden uzakta, sıkılmış ve kalkık yumruklarıyla uzakta olmak şartıyla.” Burada karşımıza çıkacak tartışma Batılı sonradan Müslüman olanlarla, yani modern dünyada fiilen yaşayanların, geleneksel dünyanın -ki artık yoz bir aşamasında- buraya dahil olup olmayacağı ile ilgili bir tartışmadır. Müslüman olmakla, İslam hukukundan kaynaklanan belli uygulamalara ve emirlere inanmakla birlikte, bunların ortasında ve coğrafyasında yer almamak seçeneği de makul karşılanabilirdir. Zira gözden kaçmayacak husus geleneğin artık yoz bir hal aldığı uygulamaların ne kadar dinin ve bundan mütevellit geleneğin göstergesi olduğudur; dolayısıyla bunların öngördüğü ideal adalet ve hak ile ne kadar ilgili olduğudur.

Bir geleneği olmamış, bir gelenek üzerinde hiç yürümemiş bir zihnin bir geleneğe eklemlenme çabasının sonucu tartışılabilir. Zihin kendisini o zamana kadar inşa eden ve sınırlarını belirleyen durumlardan kurtulup, başka bir zihin evrenine dahil olabilir mi? İşte tam da bu noktada geleneğin ilk hal’inin formuna ilişkin durumların katı olarak sonraki haller’in zamanına taşınması ve söylemin merkezine yerleşmesi farklı bir zihni meşruiyet biçimidir. Shayegan’in verdiği örneklerin bize gösterdiği bir durum vardır, o da farklı toplumsallığın geleneğinde yetişmiş insanların inançlarının değişmesi ile zihin işleyişlerinin değişmediğidir. Modern paradigma üzerinden İslami bir paradigma inşası mümkün değildir. Shayegan’in yaralı bilinç olarak nitelendirdiği durumun farklı geleneklerin birbirine girmesi, gelenekten koparak farklı bir geleneğe eklemlenmenin paradigmal bir sorun olduğunun altını çizmek gerekiyor. Geleneksel toplumun, aksayan yönlerini (iktisadi, siyasi veya askeri gibi) takviye amacıyla giriştiği çaba bir merkez kaybı ve paradigmal yamalama getirmektedir. Var olan yapının üzerine farklı bir durumun eklemlenme iradesi, bir yönüyle aslında o eksikliğin ve aksaklığın giderilmesini amaçlarken, diğer yanda bir yönüyle zımnen kendisine has özelikleri de korumayı gözetmektedir. Shayegan’a göre yamalama, olgularda hiçbir karşılığı olmayan fikirleri toplumsal gerçeklerle çakıştırmaktan ibarettir. Gerçekliği içi boş bir söyleme indirger, bu söylemin modern ya da arkaik olması önemli değildir. Ama bu indirgeme sorgulamasız, mesafe bırakılmadan ve eleştirisiz yapılır. Bu yüzden de yüzeysellik taşır ve bu yüzeydeki tortular kazındığında “paçavraları, paramparça olmuş pılı pırtıyı kamufle eden bir yaldız” karşımıza çıkar. İran modernleşmesi ve İslam devrimi üzerinden net bir örneklem ortaya koyan Shayegan, yamalamanın iki şekilde ortaya çıktığını ifade eder; ya eski bir içerik üzerine yeni (modern) bir söylem yamalar, ya da yeni bir zemin üzerine eski (geleneksel) bir söylem oturtur. Ona göre ilk durum bir Batılılaşma örneğidir, ikincisi ise İslamileşme. Ancak bu iki durum ortaya bir çarpıklık koyar. İran’ın İslamileşmesi ve modernleşmesinin benzerlerini bizde de çok görmek mümkündür. Geleneksel bir toplum olma vasfının hala güçlü olduğu 19. yy. Osmanlı’sının, modern bir dünyaya eklemlenme ve modern bir bina inşa etme çabası dikkat çekicidir. Bu ortaya çıkan yeni durum bir melezleşmedir. Melezlik kendine özgü belli imkanlar sunsa da, artık geleneksel olanın geleneksellikle, modern olanın da modernlikle bir bağı kalmayacaktır. Shayegan’ın kavramsallaştırmasıyla kültürel şizofreni tam da burada ortaya çıkmaktadır. Zira var olan durumun hiçbir gerçekliğe tekabül etmemesi, yeni ara bir tür olarak varlığını sürdürmesi, elde edilmesi beklenilen hedeflere varılamaması, bir kere kendisi olmaktan çıkmakla kendisi olmak isteğinin arasındaki makasın giderek açılması, olmak istenilen ile olmak istenilene dönüşmenin imkansızlığı arasındaki katı gerçeklik bir şizofrenik parçalanmayı da getirmektedir.

İki paradigmal durumun, birbiriyle olan etkileşimi sırasında hangisinin etkinliğinin olduğu tartışması yine bize merkezin neresi olduğu konusunda da bir kanaat verecektir. İki paradigma arasında hangisinin üstünlüğü söz konusudur sorusuna Shayegan modernliğin, geleneğin sihirli içeriğinin izlerini taşıyarak ağır bastığını söyler. Yeryüzü ölçeğinde onu alttan alta yayan şebekeden dolayı, algılama aygıtının sinsi bir şekilde içselleştirdiği bu paradigma, istesek de istemesek de çoğu zaman da haberimiz olmadan bakışımızın a priori biçimi olmaktadır, başka bir değişle dünyayı algıladığımız gözlük haline gelmektedir. Onunla özdeşlemek bir tercihin sonucu değil, doğal bir gelişme ya da uygun bir ödünlemenin sonucu olmayıp, bir içe çekilmenin sonucu olduğu için, bilinçdışı Batılılaşma olarak kendini göstermektedir. Buna göre dinsel kimliğimizde ısrar etmek ve dünyayı “İslamileştirmek” dahi, bizi bir tür tersten Batılılaşmaya götürmektedir. Bu sarsıcı tespitin üzerine din ve ideoloji arasında kurulacak her bağın bir kırılma olduğu söylenmelidir. Dinden beslenen ideolojileri (İslamcılık gibi) de kapsayan bir modern paradigma, artık bu düzlemde ne yapılırsa yapılsın kendi hanesine artı olarak yazma kabiliyetini haizdir. Artık bir sentezleme üzerinden mevzi kaybı devam etmektedir. Sentezlenen modern durum, geleneksel olanı deforme etmekte, baskın çıkmaktadır. Benzeri bir eklektik durum ve yamalama Devrim ve İslam arasında kurulacak bağda karşımıza çıkmaktadır. “İslami devrim” kurgusallığı bizatihi İslam’ın vakit ve zaman kavramlarıyla çatışır bir durumdur. Devrim gibi, kavramsal olarak iktidar merkezli olmasından dolayı seküler ve bir milat gözetmesi anlamında da Hristiyani bir yan taşıyan kavramın İslami bir içerikle doldurulması İslami geleneğin terki olduğu kadar, modern paradigmanın ve sekülerleşmenin İslami alana taşınması anlamına da gelmektedir. Shayegan devrimin değiştirip yüceleştiren ve yeniden kutsallaştıran din olup olmadığını ve tam tersine dini tarihselleştirip, güdümlü bir din, kısaca siyasal bir ideoloji haline getirip getirmediğini sorar. Ona göre bir ahiret bilgisi haline gelmek için İslamileşen devrim yoktur. Böylece kökeni ne olursa olsun, bütün geleneksel içerikler, yeni paradigmanın altyapısal kategorilerine akmakta ve tarihsel olarak modernlikten önce gelen değerlere, sosyolojik güzlüklerle yeniden yorum getirilmektedir. Devrim, üretim ilişkileri, tarih ve diğer bilimsel katkıları anlamında öyle bir yeni çerçeve oluşturur ki, bu çerçeve önüne gelen her geleneksel içeriği kendi usulüne uydurur. Shayegan İran’da mollarla başlayan İslamileşme’yi de bir yamalama olarak görmektedir. Ona göre, bu İslamileşme, güncel haliyle kendisinden tarihsel olarak sonra gelen bir dünya zemini üzerine modernlik öncesi bir episteme’nin içeriğini yamamak istemektedir. Gizli bir Marksizm havada uçuşmaktadır, dini söylemin çatlaklarına nüfuz etmekte, ona bir nefes oksijen vermekte, “modernleştirmekte” ve eninde sonunda onu siyasal olarak sayılabilir kılmaktadır. Batı paradigmasının belirleyiciliği ve ürettiği siyasal kavramların artık bir tür zihin şekillendirmesinden geri durulamamaktadır. Modern ve geleneksel olanla kurulan ilişkinin sınırlarının belirli olmaması, modern okumanın Batı paradigması üzerinden ilerliyor olması gibi nedenler bize bir melez durumu net olarak göstermektedir. Böylelikle ortaya melez bir bilinç çıkmaktadır.

Büyük gelenek krizinin iki temeli bulunuyor, ilki gelenekten kopmuş olmak ve yeni gelenekler kuramamak, ikincisi ise modern paradigmanın merkeze yerleşerek geleneğin geri çekilmesiyle artık bir melezleşmenin doğmasıdır. Shayegan’ın gördüğü ama önemsizleştirdiği konu, tam da buradadır. Shayegan, paradigmal kırılma ve yaralanma ile geleneğin büsbütün geri çekildiği ve etkisizleştiği yönünde düşünür, ancak geleneğin merkeziliğini ve belirleyiciliğini kaybetmesine rağmen belli alanlarda hayati önem taşıdığı noktaları görmez. Eklektik bir alan oluşturan yaralı bilinç, farklı unsurların uzlaşabilir kılması ile yeni bir ara zemin inşasını doğurmaktadır. Bu şekilde yerliliğini kaybederken yerli kaldığını düşünmeyi hiç elden bırakmaz; başka bir yer’e ait olma iradesi olsa da olmasa da artık yürümeye başlanılan yol yeni bir yoldur. Artık bir geleneğe ait olmadığımız gibi, bir gelenek kurucu ve oluşturucu rolü de kaybetmiş bulunuyoruz. Mikro anlamda lokal geleneklerimiz bu şekilde de oluşacaktır. Tanzimat geleneği, modern tarzda eğitim geleneği, milliyetçi düşünme geleneği gibi lokal gelenekleri kurabilmemize rağmen, artık büyük gelenekten kopulmuştur.

Bütün bu sürecin meşruiyet zemini ise geleneğin ve gelenekler üzerinden yürümenin yanlışlığına dair büyük (!) düşüncelerin öne sürülmesidir. Geleneklerin terki üzerinden gerçekleşen süreç, aslında artık bir melezleşmenin ve hiçbir yere ait olmamanın, yerini ve yurdunu kaybetmenin de adıdır. Kökü olmayan, kökle bağı kalmayan bir organizmanın akıbeti bellidir. Modernleşme süreci ilk başta geleneğin gereksizliği, ayak bağı olduğu ve geri bıraktığı argümanları üzerinden ilerledi. Türkiye örneği geleneklerin ne için ve nasıl terkedildiğinin somutlaştığı bir örnektir aynı zamanda.

Gelenek kurmak ile bir geleneğe sahip olmak arasındaki farkı, bunlarla bir geleneğe ait olmak arasında da görebiliriz. Gelenek kurmak bir zamansallığa dayanmaktadır. Süreç gerektirir. Anlık olan bir durumda gelenek kurmaktan çok gelenek icat etmekten söz edilebilir. Bir geleneğe sahip olmak, bütünüyle geleneksel olduğumuz anlamını taşımaz. Bir yanımızla geleneklerimizi sürdürürken başka yanlarımızla farklı bir yönelim üzerinden de gidebiliriz. Bir geleneğe ait olmak ise baştan bu yana sık sık değinilen paradigmal durumla ilgili bir durumdur. Gelenek kurmak konusunda, modernleşme sürecinde geleneğin gereksizliği ve yozlaşmışlığı üzerinden gelenekle var olan bağın koptuğunu, bu kopmanın ardından gelenek kurma becerisinden de uzaklaştığımız belirtmek gerekiyor. Gelenek kurmak için bir geleneğin içinde olmak gerekiyor, o hali içsel olarak taşımak ve bunlarla hareket etmek. Kurulan geleneğin zamansallığı da olacaktır, bir dönem arar kendisine, bir süreç temin eder. Gelenek bir hafıza işlevi görürken, toplumsal hafıza tam da geleneğin hafıza yanı üzerinden yürür.

4. Gelenek ve Hafıza

Gelenekten kopma aynı zamanda tarihsel ve toplumsal hafızadan da bir kopmadır. Hatırlamadan bahsediyorsak, unutuşumuzu kabul ediyoruz demektir. Geleneğe dönmekten bahsediyorsak gelenekten kopmuşuz, ayrılmışız demektir. Bir takım önkabullerin bize getirdiği şey, tam da içinde bulunduğumuz gerçekliktir. Modern insanın öz çekim merakı antroposantrik bakış tarihin kendisiyle başlayıp, kendisiyle bittiği vehmindedir. Öncesiz ve sonrasız bir hafızasızlık hali. Bir şeyi ilk defa kendisinin keşfettiğini düşünen, daha önce yaşadığı tecrübeyi tekrar tekrar deneyen, deneyimleyen bir insanın ciddi bir hafıza sorunu yaşadığı söylenebilir. Toplum olarak bir kaç asırdır, tekerrür üzerinden inşa ettiğimiz bir tarihe sahibiz. Hafıza ile ilgili genel konuları gelenek kaybımızla kaybetmiş olduğumuzdan, sürekli tekrarlara giren bir hafızasızlık hali yaşamaktayız. Bundan dolayı, ne bir gelenek kurabilmek mümkün, ne de tarihî hafıza ile yeniden bütünleşmek. Günlük gelenek icatları üzerinden ilerleyen bir milletin varacağı yer, bu icatlara esin kaynağı olan dünyanın yönüdür sadece (yanı değil ama).

Hafıza bize yerliliğimizi hatırlatır, kim olduğumuzu ve kim olmamız gerektiğini. Zaman ve mekan itibariyle oluşan birikimin ve bilginin bir yanının deneyime dayandığı söylenebilir. Kuşkusuz bilginin tek kaynağının deneyim olduğu söylenemez. Bu deneyimin, farklı kaynaklarla beslendiğini ve zaman-mekan bağlamında aktığı ifade edilebilir. Bilginin kaynağını, akla, sezgiye, görülenlere, olgulara ve son olarak deneylere dayandığını ifade eden yaklaşımların herhangi birisine kategorik olarak yerleştirmek zor. Deneyim, farklı yaklaşımları içermektedir. Türkiye’nin yerlilik konusunda sahip olduğu birikimde bu deneyimlere yön veren tüm bilgi türleri ve yaklaşımlara göre dini bilginin baskın olduğu söylenebilir. Din kaynaklı bilgi ve dinin şekillendirdiği episteme gelenek inşasından başta gelen rolü alırken, bu anlamda bir paradigmal hafıza ortaya koymuştur. Deneyimler hafıza ve gelenek üzerinden taşınır. Hafıza, deneyimin bilgisi, gelenek ritüelidir. Halbwachs’a göre, gelenek onun için bir biçim değil, hatırlamanın biçimlendirilmesidir. Hatırlama şimdi ile geçmiş arasında bir köprü kurmaktır. Şimdiki zamanda geçmişin bilgisine erişmektir. Hatırlamak için bir şey olması veya bir durumun gerçekleşmesi gerekir. İnsan durup dururken bir şeyi hatırlamaz. Hatırlama bizatihi zamansal bir durumdur. Şimdiki zamanda iken, geçmiş zamana dair ve ait olanın şimdiki zamana taşınmasıdır. Her hatırlama bir etkinlik kurmaz, ancak her hatırlama geçmişin şimdiki zamanda bir kez daha var olma çabasıdır. Hatırlama, hafızanın bir boyutu olarak bize kim olduğumuzun bilgisini de taşır. Ancak hatırlama araçları sadece zamansal olmaz. Hatırlamalar kimi durumda mekanlar, kimi durumda nesneler, kimi durumda da insanlar üzerinden harekete geçer. Hatıralar aynı şekilde yaşanan bir mekana dayanırlar. Aile için ev, kırsal kesimde yaşayanlar için köy, bir coğrafyada yaşayanlar için o coğrafi bölge mekansal hatırlama çerçevesinde oluşturur. Hafızanın mekana ihtiyacı vardır, mekansallaştırma eğilimi içindedir. Mekanlaştırma bir anlamda somut üzerinden düşünmeye olan ihtiyaçla ilgilidir. Mekan ve zamanın geçmişe doğru hareketi hatırlamayı, geleceğe doğru hareketi ise hafızanın gelenekle ilgisini göstermektedir. O yüzden hafıza şimdiki zaman ve gelecekle ilgili bilgiyi de kapsar. Geleneğin beyni olarak burada tezahür eder. Hafıza konusundaki etkileyici çalışmasında Assmann, hatırlama figürlerinin belli bir mekanda cisimleştirilmek ve belli bir zamanda güncelleştirilmek istediklerini, yani coğrafi ya da tarihi anlamda olmasa da her zaman somut bir mekana ve zamana dayandıklarını ifade eder. Hatırlanan içerikler ya çok eski zamanlarda yaşanmaları veya olağanüstü olaylarla bağlantıları ile ya da hatırlamanın periyodik ritmi sayesinde zamansallık kazanırlar. Örneğin bayramlar, ait oldukları gruba göre ister dini açıdan kutlansınlar, ister burjuva ya da köylü geleneklerin gereği olarak isterse de askeri bir takvime bağlı olarak kutlansınlar, ortak yaşanan bir zamanı yansıtırlar.

5. Sonuç

Geleneğe toptan yönelen bir red bizi gelenek kurma imkanından uzaklaştırmaktadır. Zaman içerisinden nesiller arasında aktarılan pratikler ve tecrübeler, inançlar, bunların neticesinde ortaya çıkan kurumlar gibi bilgiler bütünü ile bağ kuramamak her defasında yeniden denemeyi, yapılanın ve söylenilenin her defasında ilk defa söyleniyormuş ve ediliyormuş gibi algılanmasını doğurmaktadır. Bu anlamda geleneksel toplum demek, geleneğin sürekliliğinin sürdüğü bir toplumdur. Geleneğin tartışılabilecek yanı onun sabitlenmesi veya kendi içinde dinamik olması arasındaki farklardır. Geleneği sabitlendiğinde gelenek muhtevasını da dondurur. Görsellik ve riteüller anlamında giderek arkaikleşir. Geleneğin dinamik yapısı ise, öz’ü muhafaza ederken yani ilk olan ile bağını sürdürürken, bunun üzerine yapılan yorumları ve yeni yöntemleri kendi içeriğine katmayı başarır. Gelenek form değiştirerek, muhtevasına yeni ekler yaparak yoluna devam etmektedir. Bugün geldiğimiz noktada yaşanılan sorun geleneğin ölmüş veya bitmiş olması değil, geleneğin bir değerler bütünü olmaktan çok belli alanlarda lokal olarak varlığını sürdürüyor olmasıdır. Modern olan karşısında gelenek merkezi ve belirleyici olma özelliğini kaybetmiş, hayatiyet taşımasına rağmen geri çekilmiştir. Bu da geleneği dekor, otantiklik arayışına bir cevap olmaktan öteye taşımamaktadır.