Hakikat”in Modern Tezahürleri İdeoloji (Algı) Ütopya (Hayal) ve Kuram (Gerçek)
Geleneksel Batı düşüncesi 16. Yüzyıldan itibaren modern olarak isimlendirilen yeni bir düşünce tasarımını gerçekleştirirken aslında yeni bir dünya tasavvurunu öngörmekteydi. Bu yeni düşünce ve dünya sisteminin modern olmasının temel sebebi ise meşruiyet kaynağının farklılaşmasıydı. Çünkü Antik Yunan’dan başlayarak derin bir geçmişe sahip olan Batı dünyası, Antik felsefe (Aristo), mitoloji ve Hristiyanlıkla sağladığı meşruiyet gücünü sınırsız ve sorumsuz bir akıl düşüncesinde ifade etmiştir. Batı düşüncesinde meydana gelen bu büyük değişim, muharref tek hakikatin tahakkümünden icat edilen çoğul gerçekliklerin dünyasına kaçışı simgelemektedir. Zira hakikatin tecessüm ettiği Hristiyanlığın ontolojik ve epistemolojik külliyatı, Batı dünyasının bilim, düşünce, teknik ve siyasal alanlarda sergilediği atılımlara yeterli bir meşruiyet sağlayamayacağı anlaşılmıştır. Bundan dolayı, Batı düşüncesi tekil hakikat yaklaşımını terk ederek çoğul gerçeklikler fikriyatını benimsemiştir. Neticede yozlaşmış bir geleneğinden uzaklaşarak anlam dünyasını kutsallıktan arındıran Batı düşüncesi, beşeri pratiği akıl temelinde meşrulaştırarak yeni bir dünyanın başlangıcını gerçekleştirmiştir. (Gencer: 2014; 60) Dolayısıyla akıl, temel anlamlandırma aracı olarak yeni düşünce sistemlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Gerçekliğin beşeri idrak çabalarıyla kavranması konusunda karşımıza çıkan üç temel kavram bulunmaktadır: İdeoloji, ütopya ve kuram. Bu çabalardan kuram gerçeğe, ideoloji algıya ve ütopya da hayale işaret eder. Aynı zamanda bu kavramlar hakikati arayan insan zihninin bu arayış çabalarında uğradıkları durakları ifade etmektedir. Bu üç kavram çeşidinin ifade ettiği ortak amacı insanın dünya hakkındaki temel bilgilerinin hakiki olup olmadığı varsa bu hakikatin nasıl elde edileceğidir. Şöyle ki hakikatin niteliği ve nasıl bilinebileceği sorunu kadim medeniyetlerden modern zamanlara kadar insanlığın uğraştığı esas problemdir. Çünkü “vitam impendere vero (hakikat için ölmek)” vecizesiyle özetlenen hakikat, en genel anlamda eşya ile tasavvur arasındaki uygunluktur. Varlığın zihin tarafından herhangi bir boşluk bırakmayacak şekilde bilinmesidir. Bu amaçla insan zihni hakikatin kavranmasında farklı yaklaşımlar geliştirmeye yönelmiştir. Bu yaklaşım son beş asırdır Batı medeniyetinde akıl aracılığıyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Ancak hakikat ve gerçekliğin sadece aklı yardımıyla kavranamayacağı düşüncesi özellikle İslam düşüncesinde belirgin bir şekilde ortaya çıkartılmıştır. Zira İmam-ı Gazali, hakikati arayanları “kelamcılar”, “batıniler”, “filozoflar” ve “sufiler” olarak dört sınıfa ayırmıştır. Bu sınıflandırmasını ise rey, istidlal, mantık ve burhan gibi yöntemlerle hakikati arayan kelam, batıni ve filozof sınıfına karşı tecrübeyi önceleyen sufilerden yana bir tavır takınmıştır. Bu yaklaşımıyla Gazali soyut bir araç olarak aklın farklı yöntemlerle dünyayı anlamlandırma kudretine sahip olmayacağını ortaya koymuştur. Ancak İmam-ı Gazali’nin İslam düşünce ve hayatının sürekliliği için akla karşı ön gördüğü tecrübeyle hakikatin keşfi yöntemi, modern Batı düşüncesinde tersinden geçerlilik kazanmıştır. Çünkü Batı medeniyeti, akla dayalı yeni dünya kurma idealini “ideoloji, ütopya ve kuram” gibi temel kavramlarla gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Dolayısıyla bu üç kavramın epistemolojik sosyal bağlamları, aynı zamanda akla dayalı gerçekliğin yeni perspektiflerini yansıtmaktadır. Bundan dolayı “ideoloji”, “ütopya” ve “kuram” kavramlarını kısaca incelemek gerekmektedir.

Geleneksel dünyada insan cemaatsel yapıların aidiyet bağları içerisinde sorularına cevap bulabildiği bir hakikat dünyasında yaşıyordu. Ancak 19. Yüzyılda gerçekleşen büyük toplumsal dönüşümle (modern) birlikte insan önce fiziki anlamda mekânsal bir değişim yaşamıştır. Coğrafi değişim sadece insanların gündelik somut pratiklerini değiştirmemiş aynı zamanda zihniyet ve aidiyet sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Çünkü geleneksel bağlarından kopmuş insanlar yeni yaşam alanlarında kimlik problemleri yaşamışlardır. Modern kentin kimlik arayışındaki bu kitlelerin yardımına ideolojiler yetişmiştir. İdeolojiler kimlik arayışındaki insanlara belirli bir bakış açısı, düşünce tarzı ve görüş kazandırmak amacıyla işlev görmüşlerdir. Bir anlamda ideolojiler, dünyasını kaybetmiş bireyleri bir dünya görüşü sahibi kılma amacını taşımaktadırlar. Gerçekliğin kuramsal çerçevede bilgi boyutuyla anlaşılmasına karşın ideolojik bakış açısı, algılardan hareketle dünyayı anlamaya çalışmaktadır. Kuramın bilgiyi önceleyen yaklaşımına karşın ideoloji algıyı merkeze yerleştirmektedir.

Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak alınmıştır. İfade edilen görüşler NOTLAR’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

