Hangi Özgürlük?

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Ekrem Özdemir

“Ellerinde bilim var; ama maddeden başka bir şey tanımayan bilim… İnsan varlığının en soylu yanı maneviyat inkâr ediliyor; zaferle, hatta nefretle reddediliyor. İnsanlar, hele şu son zamanlarda bir özgürlük teranesi tutturdular; neymiş bu peşinde koştukları özgürlük! Yalnızca esirlik ve kendine kıymadan ibaret! Çünkü insanlar, “ihtiyaçlarını tatmin etmeye bak, sen de en yüksek, en zengin kişilerle aynı haklara sahipsin” inancına saplandı. “İhtiyaçların giderilmesi konusunda hiç çekinme, hatta isteklerini alabildiğine artır!” Bugün herkesin dilinde bu var, özgürlük böyle anlaşılıyor. İhtiyaçları alabildiğine genişletmek hakkı ne doğurur? Zenginleri yalnızlığa ve manevi çöküntüye, yoksulları kıskançlığa, suç işlemeye götürür. Çünkü hak bağışlanırken ihtiyaçların giderilme yolları gösterilmiş değildir. Güya mesafeler kısaltılmakla, düşüncelerin havadan iletilmesiyle insanlar birbirine yakınlaşır. Kardeşlik için kendini geliştirmeye çalışan insan, bu çabalamanın sonunda ruhsal bir yalnızlığa düşer. Böylece dolgun, dört başı mamur bir hayat yerine manevi bir intiharla yüz yüze gelir.” (Dostoyevski, Karamazof Kardeşler)

Yeni birisiyle tanışıyoruz. Telefonlarımızı alıp veriyoruz. O akşam teklif ediyor yeni tanıştığımız kişiyi. “Ekle ve hemen görüşmeye başla.” diyor. “Ne çabuk!” diyoruz, “Neler oluyor böyle?” Starbucks’ın herhangi bir şubesinde wifispotter uygulamasına girdiğimiz andan itibaren herhangi bir Starbucks’a girdiğimizde bizi hatırlıyor, telefonumuz hemen wifi bağlantısına dahil oluyor. Karşılığında reklam ve araştırma firmalarına bilgileri parayla satılan birer potansiyel müşteriye dönüşüveriyoruz. Dünya avucumuzun içinde. Fakat biz? Biz kimin avucundayız? Google’da arama yaptığımız bir konunun, Instagram sayfamızda reklamı çıkıyor karşımıza. Konumumuza erişmek istiyor büyük şirketler. Neden? Elimizdeki telefon ya da tablet dijital bir panoptikon mu yoksa? Özgürce, dilediğimiz her şeyi yapabildiğimiz dijital medya mecraları, aslında özgürlüğümüzü elimizden alıp bizi birer köle haline getiriyor da haberimiz mi yok? Maaşımızın üstünde paraları vererek elde ettiğimiz bu teknolojik cihazlar, bizi sınırları olmayan bir dünyaya götürüyor. Çocuğunun elinden tutup AVM’ye giden ve ona son model bir akıllı telefon alan babayı alkışlıyoruz şimdi. Bunu yapan bir baba, çocuğunun dünyasını özgürleştiriyor diye düşünüyoruz. Zamanın ruhuna uygun hareket ettiğine inanıyoruz. Acaba bu baba çocuğunu dijital köle pazarına teslim ediyor olabilir mi?

Ne okuyoruz? Neyi seviyoruz? Nereleri gezmek istiyoruz? Hangi hayalin peşindeyiz? İçimizde sakladığımız düşünceler neler? Hepsi artık biliniyor. Hepsi için sınırsız seçenekler sunuluyor ekranımıza. Ne hissettiğimizi, öfkemize ve ilgimize sebep olan şeyleri yazıyoruz. Şarkılar paylaşıyoruz kalbimizin en gizli duygularını dile getiren. Neden bunu yapma ihtiyacı hissediyoruz? “Her gün mutlaka kendinizle baş başa kalacağınız bir zamanınız olsun” diyen Tarkovski’ye inat, hiç boş kalmamak için telefonu elimizden düşürmüyoruz. Sürekli beğenilmek istiyoruz. Tanımadığımız insanların dahi hoşuna gitmek. Neden? Belli ki bir ihtiyacımızı giderme, içimizdeki bir boşluğu doldurma telaşı içindeyiz.

“Bırakmıyorlar, kendim olamıyorum”

Boşluk. Ruhu kuşatan o korkunç yalnızlık. Kelimelerimizin gücünü, adımlarımızın hızını yitirdiği an. Metroda, otobüste, dolmuşta, parklarda, sınıflarda veya evimizin balkonunda boş bakışlarla etrafı seyreden insanlar haline geldik. Konuşacak insan bulmanın sıkıntısı baş gösteriyor. Ve kendi içimize dönüyoruz. Boşluklarla dolu ruhumuza. Tarkovski’nin aynası mı bu, Bergman’ın aynası mı, İhsan Oktay Anar’ınki mi? Hani ilahî güzelliği yansıtan ayna? Ebrehe’nin boşluğa tapanlarından mıyız yoksa? Ne yapacağımızı, nasıl mutlu olacağımızı, kendimizle, arzularımızla nasıl baş edeceğimizi bilemiyoruz. Sorsalar gerçekten ne istediğimizi de bilmiyoruz. “Bırakmıyorlar, kendim olamıyorum” diyen Yeraltı adamı gibiyiz. Tarkovski’nin bahsettiği, ilkelerine ihanet etmiş insanın düştüğü boşluk bu. Yaşamla aramızdaki bağ bir yerde kopmuş, samimiyetimiz kaybolmuş ve geri gelmeyecek gibi çaresiz bakışlarla hayatı seyrediyoruz. Tanrı’ya inancını yitirmiş rahip Thomas’ın duyduğu ıstırabı iliklerimize kadar hissediyoruz. “Ne yesek lokmaya vurulur gibi değil” diyen İsmet Özel’in “yuduma gelmeye içtiklerimiz” diye devam ettirdiği o derin kayboluş. “Kavuşmak denir mi bir arada bulunmaya?”

Heyhat! Farkındalık neden hep acı veriyor? Yakışıklı Bay Swann, gençliğini feda ettiği kadının aslında hiç de istemediği bir kişi olduğunu fark ettiğinde ömrünün ortalarına erişmişti ve artık çok geçtir. “Benim için hiç de uygun biri değilmiş hayatımı uğruna harcadığım kadın” diyordu çaresizce. Aşk zannettiği şey meğer şehvetten ibaretmiş. Yine boşluk!


Zaman değişir. Yalnızlık format değiştirir. Evlenen üç kişiden biri boşanıyor bugün. Boşananların yarısı da ilk bir yıl içinde veriyor kararını. Fedakârlık eşiğimiz düştü. Bir kadınla kutsal bir gaye uğruna bir hayatı paylaşmanın adı esaret oldu. Arzuları terbiye etmeye çabası çağın dışına itilmekle sonuçlanıyor. Evlenmek özgürlüğün önündeki en büyük engel olarak okunuyor modern zihinlerde. Bütün çiçeklerden koklayan bir arı gibi yaşama isteği. Ah insanoğlu! “Neyi Kaybettiğini Hatırla”yamıyor bir türlü. Yalnız o boşluk! Eksik bir şey var biliyoruz ama ne? Cesaret midir “Seni istemiyorum” diyebilmek, bencillik mi? Madem aklımızı başkasının cebine koymamayı öğreniyoruz, madem ne istediğini bilen nesiller yetişiyor çağdaş değerlerle birlikte, o halde neden yaşam koçları mürşitlerin yerini alıyor? Neden okuyacağı kitabı çok satanlar listesinden, izleyeceği filmi imdb’den seçiyor insan? Şahin Uçar, eski ile yeniyi kıyaslıyor: “Eskiden köleler bir gün özgür olacakları umuduyla yaşardı. Modern insan azat kabul etmez, gönüllü bir kölelik yaşıyor.” Umut için yol yok gibi. Umutsuz tüm yollar kapalı. En büyük arzumuz özgürlük. Biraz olsun kendimiz olabilmek. Nefes alabilmek kalbimizin ferahladığını duyumsayarak. Hayatı olduğu gibi kabullenmek istemiyoruz. Yalnızca mutlu olmak istiyoruz. İçimizdeki şeytana yol vererek: “Ask for more.” İvan’a böyle dememiş miydi Lucifer: “Yüzyılımızda Tanrıya inanmak geri kafalılık sayılır. Ama ben şeytanım, bana inanılır.”

Tarkovski soruyor: “Bir şeyi istediğimde, onu gerçekten isteyip istemediğimi nasıl bilebilirim?” Özgürlük isteğine biraz da buradan bakmak lazım. İstediğimiz özgürlüğe sahip olduğumuzda onunla ne yapacağımızı biliyor muyuz? Veya istediğimiz şeyin gerçekten özgürlük olup olmadığına emin miyiz? Ya da istediğimiz özgürlüğü elde ettiğimizde ona katlanabilecek miyiz? Bertolucci’nin rüya görenleri gibi miyiz yoksa? Her şeyden önce nedir özgürlük? Niçin özgürlük? Ne anlıyoruz özgür olmaktan? İsmet Özel bir ayrıma gidiyor: “Batılılar ‘öz” kelimesinden yalnızca bir şeyi ‘nefs” kelimesinin anlamını seçiyorlar, yani batıya göre özgürlük, nefsin istediğini ona vermekle gerçekleşiyor. Onlar için bütün kurtuluş nefsin tatmininden fazlası olamıyor. Bizdeki özgürlük anlayışı ise insan olmanın bilincine varmak, kendini bilmek, hayvani olma düşüklüğünden kurtulmanın bir işaretidir.” Demek ki her şeyden önce özgürlükten ne anladığımıza karar vermek gerekiyor. Tanrı’yı hayatımızdan çıkarıp atmak mıdır özgürlük? Dünyaya bir defa geldiğimize inanmak mı? Gönlümüzü, ruhu-muzu bağlayan her türlü beşerî ve uhrevî değeri yok saymak mı? Yerimizi, yurdumuzu başkalarıyla kıyaslayarak, “Onlar bizden üstün” deyip Batılı ülkelerin sahip olduğu sosyal hayatı talep etmek midir? “Hümanizm” kadar kaypak olan “Evrensel” ve “Global” kelimelerinin arkasına sığınarak yeryüzünü cehenneme çeviren küresel ekonomik sistemin bir dişlisi olmak mı? Google’ın Titan projesi mi bizi özgürleştirecek? Facebook’un Big Data istatistikleri mi? Wifi şifresi mi?

Görülüyor ki, hem bireysel hem toplumsal anlamda “Özgürlük istiyorum” diyen kişi salt bu isteğiyle olumlu bir yere oturtulamaz. Ve biz ona şu iki soruyu sorabiliriz: “Özgürlükten ne anlıyorsun? Bu özgürlüğe sahip olduğunda onunla ne yapmayı düşünüyorsun?”

Bu yazıda “Hangi Özgürlük?” sorusuna Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler’deki “İsa ile Engizisyoncu” metninden yola çıkarak cevap arayacağız.

“İsa ile Engizisyoncu” metni Batı düşünce tarihini en iyi özetleyen metinlerden biridir. Dostoyevski’nin 1870’li yıllarda kaleme aldığı ve Karamazof Kardeşler romanına yerleştirdiği bu bölüm, edebiyat tarihinin en iyi metinlerinden biri olarak kabul edilir. İnsanların boşluğa, umutsuzluğa düştüğü engizisyon dönemlerinden birinde İsa yeryüzüne iner, müminlerine umut verir. Bunu gören kardinalin kaşları çatılır, emir verir, İsa’yı tutuklatır. Gece İsa’nın kaldığı hücreye gider ve İsa ile hesaplaşır.

İnsan Tanrı ile şeytan arasına gerilmiş bir iptir

İnsanların geneli gerçekten, özgürlükten, hakikatten, dürüstlük ve samimiyetten yana olduğunu söylese de çoğumuz yalanlarla yaşamayı seçeriz. En çok da kendimize yalan söylemeyi severiz. Bunu tabii karşılıyoruz, zira Dostoyevski’ye göre acı çekmek, gerçeklerle yüzleşmek büyük ruhların işidir. İsa’nın yeryüzüne tekrar gelişinden rahatsız olan Engizisyoncuya göre İsa çarmıha gerilirken, havarileri dâhil herkes bir mucize görmek istedi ancak göremediler. Orhan Pamuk’un “bin yılın romanı” dediği Karamazof Kardeşler’in en can alıcı bölümü olan “İsa ile Enzigisyoncu”da Dostoyevski, insan doğasını bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. Bunu yaparken de Katolisizmin ateizme yol açtığı yönündeki düşüncesini pekiştirecek argümanları bolca kullanır. Burada duralım ve bu metinden yola çıkarak soralım: İsa çarmıha gerilirken orada bulunanların içerisinde mucize beklemeyen (özgür ruhlu kişiler) var mıydı acaba? Cemil Meriç’in “Havarilerini halkedemeyen İsa’nın yeri tımarhanedir, çarmıh değil.” sözündeki inceliği görebilmek adına cevap verelim; İsa çarmıha gerilirken ona inanan, mucize beklemeyen havariler vardı elbette. Lucifer’in yolunu tutan Engizisyoncu da bunun bilincindedir ve fakat bunlar seçilmiş sayılı kişilerdir ve insanlığın genelini kuşatacak sayıda çok değillerdir. Metni okuyanlar engizisyoncunun insan doğası üzerine sözlerine hak vermek zorunda kalırlar. Akıl ve mantığın sınırlarını zorlayacak derecede zekice tutarlılık arzeden bu bakış açısında eksik olan bir şey vardır. Onu da Dostoyevski’den dinleyelim: “Ben, İsa’dan daha güzel, daha derin, daha sevimli, daha mantıklı, daha yiğit ve daha mükemmel bir şeyin olmadığına, hiçbir zaman da olamayacağına inanıyorum. Eğer İsa’nın gerçek olmadığını bana kanıtlayabilirlerse ve gerçeğin İsa’nın dışında olduğu doğruysa, ben İsa ile kalmayı gerçek ile kalmaya tercih ederim.” Andre Gide de bu görüştedir: “Dostoyevski’ye göre, herkesin tersine, zekâ kötülükle çok yakın ilişki içindedir. Bütün kitaplarını dikkatli bir şekilde okuduğumuz zaman kuralcı bir anlayışla değil, tam tersine neredeyse elinde olmaksızın, zekânın değerden düşürüldüğünü fark ederiz; bu zekânın İncilimsi bir anlayışla küçümsenmesidir.” Kierkegaard’ın Korku ve Titreme’de, bu kitaptan yola çıkarak çektiği Stalker filminde Tarkovski’nin üzerine basa basa söylediği şey şudur: İman şüphe kabul etmez.” İman eden kişinin mantıklı olmak, tutarlı olmak, rasyonel olmak gibi dertleri yoktur. O iman eder ve tasdikler. Dostoyevski’ye göre İsa’nın dinini Roma’nın emrine sunan düşüncenin temsilcisi olan Engizisyoncunun nezdinde insan “özgürlüğü taşıyabilecek kadar güçlü bir varlık değildir.” İsa’nın zannettiğinin aksine “insan çok daha zayıf, çok daha aşağılık bir varlık olarak yaratılmıştır” ve sürü halinde yaşamak istemelerinin (sosyal medya kullanım oranının) altında yatan özgürlüğün gerektirdiği cesaretten uzak oluşlarıdır. “Senin elinde sadece seçilmiş insanlar var, oysa biz herkesi huzura kavuşturacağız.”

Engizisyoncu vahyin yerine aklı koyan ve aklıyla her işin üstesinden geleceğini zanneden bugünün modern insanına son derece haklı gelen düşüncelerinden yola çıkarak bir kehanette bulunur ve geçmişe nazaran bugün daha özgür olduğunu düşünen modern insanın geleceğine seslenir: “Bize, ‘Evet, siz haklıymışsınız. Onun sırrını yalnız siz biliyormuşsunuz. İşte size dönüyoruz, bizi kendimizden kurtarın.’ diye yalvaracaklar.”

Açıkça Avrupa karşıtı olan Dostoyevski, Avrupa’nın sosyalizmini eleştirdiği gibi Katolik Hristiyanlığını da yerden yere vurur. İnsan aslında Tanrı’nın değil şeytanın yolundan gider ama bunu bırakın başkasına söylemeyi kendisine de söylemez. Hatta belki bunun farkında bile değildir. Özgürlüğü ister ama istediği şey özgürlük değil bencilce istekleridir. Kalıpları kırmaktan bahseder ama aslında istediği kendi kalıplarını güçlendirmektir. Ruhumuzun önündeki duvarları yıkmayı bize öğütleyenler, kendi duvarlarını ruhumuzun önünde yükseltmek için yaparlar bunu.

Nedir özgürlük? Ne işe yarar? Niçin kullanılır? Neden özgür olmak isteriz? Özgür olmak isterken gerçekten istediğimiz şey özgürlük müdür? Özgür olmak adına istediğimiz, peşinde koştuğumuz şeylerin bizi özgür kılacağına gerçekten emin miyiz?

“İnsan, özgürlüğe tahammül edemez”

Karamazof Kardeşler romanında Dostoyevski, insanın özgürlük talebinin sahteliğini engizisyoncunun diliyle anlatır. Ne ister insan hayatta? Engizisyoncu insan doğasını çözmüştür: Ekmek, mucize ve sır, insanın hayatta en çok istediği üç şeydir. “Karınlarını doyur, ondan sonra onlardan erdem iste… Ekmekle sana tartışmasız bir bayrak verilmişti: Ekmeği ver, insanlar önünde eğilsin, çünkü ekmekten daha kesin hiçbir şey yoktur… Senin adına karınlarını doyuracağız ve senin adına yalan söyleyeceğiz. Sen onlara göklerin ekmeğini vaat ettin ama senin bu ekmeğin, zayıf, ezelden beri ahlaksız ve adi olan insan soyunun gözünde dünya ekmeğiyle kıyaslanabilir mi?…” İşte bu varlığın istediği şey gerçekten Tanrı mıdır? O’nun inancı mıdır, sevgisi midir? “İnsanın Tanrı’dan ziyade mucize aradığını bilmiyordun…” Engizisyoncuya göre, insan özgür olmak isteyen bir varlık değildir. “İnsanın, yani bu mutsuz yaratığın, doğarken elinde bulunan özgürlüğü armağan edebileceği birini bulmaktan daha büyük bir derdi yoktur. İnsan için vicdanının özgürlüğünden daha cezbedici bir şey yoktur ama bundan daha acı verici bir şey de yoktur…” İsa, isteseydi çarmıhtayken mucize gösterip kurtulabilirdi ama bunu yapmadı. “Kuşkusuz sen Tanrı gibi gururlu ve mükemmel davranmıştın ama ya insanlar, bu isyan eden zayıf kabile?”

İsa’ya yapılmış en büyük ihanet

İnsanın, bu “zayıf ve alçak” varlığın karnı doyacak, inanacağı mucizeler ve tapınacağı bir otorite olacak. Günah işleme özgürlüğü olacak ve günahlarını sır olarak birine anlatabilecek. Böylece “herkes benim gibi” diye düşünerek kendisini rahat hissedecek. Engizisyoncunun dediği gibi günahlarını anlatacak, Tanrı’nın onu bağışladığını bilecek ve günahları Tanrı adına onu bağışlayan kişiyle aralarında sır olarak kalacak. Sıradan insan acı çekmeyi bilmez, istemez, beceremez de!… O yalan söylemeyi, duymayı, yalanlarla teselli olmayı sever. Bunu bir alışkanlık haline getirdiğinde ve etrafında kendisi gibi insanlar gördüğünde rahatlar. Çalan, öldüren, hak yiyen, aldatan insan, herkesin böyle olduğunu düşünmek ister. Andre Gide’i dinliyoruz:

“Alışkanlık şüphesiz en büyük yalan kaynağıdır. Kim bilir ne kadar çok sayıda insan, tüm hayatları boyunca kendilerinden çok farklı olan kişilikleri oynamak zorunda bırakılmıştır ve daha önce tarif edilmemiş, kutsanmamış, önümüzde örneği olmayan herhangi bir duyguyu kendimizde tanımak ne kadar zordur değil mi? İnsan için, yeni bir şey icat etmektense şikâyet etmek çok daha kolaydır. Kim bilir kaç kişi tüm hayatları boyunca, yalan tarafından şekilsizleştirilmiş bir şekilde yaşamayı kabullenmekte, her şeye rağmen alışkanlık yalanında, kendisine ait duygularının doya doya yaşanmasından daha büyük bir rahatlık, çok daha az bir çaba gerekliliği bulmaktadır! Çünkü böyle bir yaşam, onlardan başaramayacaklarını sezdikleri bir çeşit yaratış isteyecektir.”

Dostoyevski’ye göre Katolik Hristiyanlık, İsa’ya yapılmış en büyük ihanettir ve İsa’nın değil şeytanın yoludur. Romanda engizisyoncu İsa’ya bunu itiraf eder: “Evet, biz seninle değil, onunlayız, işte bizim sırrımız… İnsanların vicdanına sahip olan ve onların ekmeğini elinde tutanlardan başka kim onlara sahip olabilir? Biz de imparatorluğun kılıcını aldık, aldıktan sonra pek tabi ki de seni inkâr ettik ve O’nun peşinden gittik.”

“İnsan sadece ekmekle yaşayamaz”

Dostoyevski, Katolikliğin İsa’ya yapılmış en büyük ihanet olduğunu, bu derece net bir şekilde Budala romanında Prens Mişkin’e de söyletir. Katolisizm, yazara göre Avrupa’nın bugünkü sosyalizminin ve ateizminin esin kaynağıdır. Bu eleştiri Şahin Uçar’ın da belirttiği gibi yeni değildir: “Dostoyevski’nin Roma Kilisesi’ne yaptığı tenkitte gerçekte yeni olan hiçbir şey yoktur. Hatta onun, Roma Katolikliği’nin bir devlet sosyalizminin tatbik vasıtası olduğu şeklindeki garip fikri dahi, Roma Kilisesi’ne tevcih edilen eski bir suçlamanın yeni ve hayal gücü daha zengin bir versiyonudur. Eskiden de kilisenin, mânevîyat ve hakikate bağlılığını feda etmek bahasına, dünyevî gücünü kurmaya çalıştığı, Sezarlar’a mahsus şahane imparatorluk yolunu takip etmek için İsa’nın yolundan ayrıldığı suçlaması yapılırdı.”

“Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak.” Engizisyoncuya göre İsa’ya atfedilen bu sözün sorumluluğunu taşıyabilecek cesarete, güce ve ahlaka sahip değildir insanoğlu! Zira insan gerçeği öğrenmeye değil, mucizelere inanmaya daha yatkındır. İnanma özgürlüğünden vazgeçmiş, vicdanının yükünden kurtulmayı seçmiştir ve “şimdi insanlar her zamankinden daha çok özgür olduklarına inanıyorlar. Oysa özgürlüklerini kendileri getirip teslim ettiler, boyunlarını eğerek onu ayaklarımızın altına bıraktılar. Biz bunu sağladık. Oysa senin istediğin bu muydu? Sen böyle bir özgürlük mü istiyordun?”

Burada bazı sorular sormalıyız: Kişisel bilgilerini, adresini, konumunu, hislerini, hedeflerini sosyal medya şirketlerine veren bir insan, özgürlüğünü kendi eliyle bu firmalara teslim etmiş olur mu? Özgürleşmek isteyen bir insan, hangi özgürlüğü istediğini bilmek zorunda değil midir? Engizisyoncuyu dinleyelim: “Evet, biz ancak bizim uğrumuza özgürlüklerini reddettikleri ve bize boyun eğdikleri vakit gerçekten özgür olacaklarına onları inandıracağız… Özgürlük, daha doğrusu hiçbir etki altında olmayan, özgür bir akıl ve bilim insanları öyle geçilmez yollara götürecek, onları öyle mucizeler ve öyle çözülmesi imkânsız sırlar karşısına getirecektir ki, aralarından en boyun eğmez, en atılgan olanları kendi kendilerini mahvedeceklerdir. Öbürleri gene boyun eğmeyen ama güçleri yetmeyenler ise birbirlerini yok edeceklerdir. Yalnız geriye kalan üçüncü grupta olanlar, zayıf ve mutsuzlar, sürüne sürüne ayaklarımızın dibine gelecekler. “Bizi kendimizden kurtarın” diye yalvaracaklar.”

İsa’yı sev, Engizisyoncuyu tasdikle

Bütün büyük yazarlar gibi Dostoyevski de tutarsızdır. Karamazof Kardeşler romanına kadar yazdığı eserlerde İsa karşıtı olan kişileri aşağılamış, onlara hep kötü bir son takdir etmiştir. Fakat “İsa ile Engizisyoncu” metninde durum böyle değildir. Şahin Uçar bu durumu şu şekilde açıklar: “Dostoyevski daha önceleri asla kendi görüşünü böyle takdim etmemiş ve okuyucularını bu kadar zor bir seçime zorlamamıştı, çünkü daha önce asla kendi rakiplerinin hakkını bu kadar fazla teslim etmemişti. “Yeraltından Notlar”da rakiplerine bu kadar çok hakikat payı vermemişti; ki orada rakipleri, katı, aptal ve kölece tabii kanunların cazibesine kapılmış olarak tasvir edilir; “Suç ve Ceza”da da bunu yapmamıştır, ki orada İsa’nın haklı olduğunu ve Raskolnikov’un haksız olduğunu ispatlamaya hırslı bir şekilde gayret etmiştir; “Ecinniler’de de rakiplerine bu kadar hak vermemişti. Hürriyetin rakipleri, sosyalistler, hicvedilmek suretiyle zalimce ezilmişlerdir ve İsa’nın rakipleri, Stavrogin ve Kirilov, kendi kendilerini tahrip (intihar) yoluna sürüklenmişlerdir. Büyük Engizisyoncu’nun Monologu İsa’ya karşı bir argümandır ve Dostoyevski’nin bu noktaya gelinceye kadar yazdığı her şeye karşı bir argümandır. Zira Büyük Engizisyoncu, o zamana kadar yerleştirmek için o kadar çok çalıştığı bütün öncülleri Dostoyevski’ye bağışlar. Sırf Dostoyevski’nin tarif ettiği insan tabiatının İsa’yı değil ancak bir İsa taklidini destekleyebileceğini göstermek için. İnsan bir âsidir, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”da gösterdiği gibi, fakat o isyanından yorulacaktır; ebediyete susamıştır, fakat o ebediyetin sadece bir taklidine tahammül edebilir ve gerçekte de bunu kabul edecektir; hürriyete susamıştır, fakat sadece bir hürriyet illüzyonunun ızdırabını çekebilir; ne huzur ne de eşitlik bulacaktır sosyalizmde, fakat sosyalizmi kabul edecek, çünkü sosyalizm ona sahte bir huzur ve eşitlik verecektir.”

Şahin Uçar, yazarın felakete götüren hürriyet ile hayata kavuşturan hürriyet şeklinde iki farklı hürriyet anlattığını söyler:

“Budala’daki Nastasya Filipovna, Ecinniler’deki Nicholas Stavrogin ve Krilov, Karamazof Kardeşler’deki İvan Karamazov gibi karakterlerde, Dostoyevski inanılmaz bir yaratıcı hüner ve dramatik kudretle, hür iradenin delâlet ettiği tahripkârlığı teşhir etti. Nicholas Stavrogin son haddine kadar hürriyet içinde yaşamaya muvaffak olur, korkuyu yener, ahlâkî prensiplere ve halkın noktai nazarına aldırış etmez ve onun bu başarısı intihar ile son bulur: Böylece yaşamak sevki tabiisine karşı da zafer kazanır! Kirilov mutlak hürriyetin mantıkî neticelerini dehşet verici bir açıklıkla sezer ve bu mantığın zarurî bir neticesi olarak kendini öldürür. Hürriyetin hayatı mahvetmesi, mümkün olan yegâne netice değildir. Zira hayat veren bir hürriyet de vardır. Dostoyevski, Suç ve Ceza’nın Raskalnikov’unda ve Budala’nın Prens Miyshkin’inde müphem bir başarıyla ve en ziyade muvaffak olduğu Karamazof Kardeşler’deki Alyoşa ve Zosima Baba tipleriyle, “hayata kavuşturan hürriyeti” cisimleştirmeye teşebbüs etti. Hürriyetin bu iki çeşidi “Büyük Engizisyoncu’nun menkıbesindeki” Büyük Engizisyoncu ve İsa şahsiyetlerinde tam ma’nâsıyla cisimleştirilmiş ve birbiriyle mücadele halinde tasvir edilmiştir (Karamazov Kardeşler’deki bu pasaj, bugüne kadar yazılmış nesir edebiyatının en büyük parçalarından biridir.) İsa’nın hürriyeti, rasyonel isbatın teminatı, mucizeler veya kalabalığın desteği olmaksızın, korku dolu ve yalnızlık içindeki endişeli bir insan tarafından verilen -kayıtsız şartsız- sadakat ve imandır. Büyük Engizisyoncu’nun hürriyet anlayışı ise, en cazip formu içinde takdim olunmuş, üstün iradenin hürriyetidir. Büyük Engizisyoncu, insanı sever, her ne kadar onun zayıf olduğunu bilirse de ve her ne kadar insanın mezarın ötesinde ‘boşluk’la karşılaşacağı kanaatinde ise de, onu ruhî ve maddî bakımdan rahatlatmak için çalışır. Dostoyevski, Büyük Engizisyoncu’nun İsa’ya ve onun hürriyet anlayışına karşı yürüttüğü mantığı o kadar kuvvetli bir şekilde dramazite etmiştir ki o zamandan beri İsa’nın mı, yoksa Büyük Engizisyoncu’nun mu haklı olduğu hususunda tenkidî görüş ikiye bölünmüştür. Şüphesiz Dostoyevski, İsa’nın yanındaydı, ancak her okuyucunun hür ve endişeli bir yalnızlık içinde hangisini tercih edeceğine kendisinin karar vermesini istemiştir.”

Hayat veren özgürlük ve köleleştiren özgürlük. O halde sorabiliriz: Hangi özgürlük?

Stefan Zweig Dostoyevski’nin İsa’dan çok engizisyoncudan yana olduğunu düşünenlerdendir ve yazarın inancında bir tedirginlik hali sezer: “İnanmadığı ve inançsızlığın ıstırabını bildiği için, kendi sözleriyle, bu acıyı kendisi için sevdiğinden ve başkalarına karşı merhamet duyduğundan -işte bu nedenle insanlara kendi inanmadığı Tanrı’ya inanmalarını vazediyor. Kendisi Tanrı ıstırabı çekerken Tanrı mutluluğuna erişmiş bir insanlık istiyor, inançsızlığın acısı içinde mutlu inananlar istiyor. İnançsızlığının çarmıhına çivilenmiş, halka Ortodoksluğu telkin ediyor, kendi idrakine tecavüz ediyor, çünkü onu parçaladığını yaktığını biliyor ve insanları mutlu edecek yalanı, kesin ve körü körüne bir köylü inancını vaaz ediyor. Kendisi “bir hardal tanesi kadar inanmadığı” Tanrı’ya başkaldırmış olduğu halde ve bizzat gururla, “atezimi Avrupa’da hiç kimsenin bu kadar güçlü ifade edemediğini söylediği halde insanlardan papazlığa itaat etmelerini talep ediyor. “Sallantıda olmak, inancın tedirginliği, -bu vicdanı olan insanlar için öylesine ıstırap doludur ki, kendilerini assalar daha iyi ederler.”

Dostoyevski Avrupa karşıtı olduğu için, Avrupa’dan gelen özgürlük anlayışına karşıdır. O Rusya’daki Avrupa kaynaklı bütün özgürlük anlayışlarını Ecinniler romanına hapseder. Aynı dönemde Tolstoy, Kroyçer Sonat’ta yine Avrupa kaynaklı özgürlük anlayışına karşı çıkar. Evlilik öncesi ilişki, korunma yöntemleri, geleneği reddetme, bilimsel aklın dışındaki öğretileri dışlama vb. talepler Rus toplumunu zehirleyen ve geleneksel kimliğini öldüren unsurlardır. Bugün için aynı şeyleri söylemek, aynı eleştirileri yapmak mümkün müdür? Bertolucci’nin 68 kuşağının özgürlük taleplerini mizahî bir dille anlattığı “The Dreamers” filminde, Kieslowski’nin Üç Renk Mavi’sinde, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ta yaptığı ontolojik sorgulamalara kulak kesilirsek, kişinin özgürleşme isteğiyle kendini gerçekleştirme isteğinin birlikte varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz.

“Özgürlük ne işe yarar?” sorusuna bu bağlamda şu cevabı verebiliriz: Özgürlük kendimizi gerçekleştirmemize yarar. Bu önemli bir imkândır. Ancak hür bir seçimde bulunmak ve sonuçlarına katlanmak insanın genelde katlanamadığı bir durumdur. Mevlâna, “Yaptığı seçimlerin sorumluluğunu kabullenmek insana, sorumluluğunu başkasına atmak İblis’e has bir özelliktir.” derken, aslında bize özgür irade taşımanın kriterini ve insan olmanın zorluğunu da göstermektedir. İsa’nın insanlardan talep ettiği de budur. İradeyi özgürleştirmek, hür bir imanla inanmak ve yalnız kalmaktan korkmamak. Engizisyoncuya göre insan bunu istemez çünkü bunu kaldıracak kadar güçlü değildir.

Engizisyoncunun bakış açısıyla günümüze yaklaşmak istersek; “İnsanlar isyancı olarak yaratıldıkları halde birer köledirler.” Neden böyledirler? Çünkü “İnsanlar mucize olmadan yaşayacak güce sahip değildirler.” İnanacak bir mucizesi kalmayan insan, kendisi mucizeler uydurmaya başlar ve bu mucizelere bağlanır. Falcılara ve büyücülere inanır ve onların dediklerini dikkatle dinler. (Gazetelerin astroloji sayfaları, falcıları ve kanal kanal dolaşan medyumlar gibi). Engizisyoncu kiliseye karşı çıkan ve modernizmle birlikte rasyonel akla yönelerek dini safdışı bırakan Avrupalıların bugünkü durumunu “Sınıfta isyan çıkaran ve öğretmenlerini kapı dışarı eden küçük çocuklar” olarak değerlendirir ve tehdit eder: “Ama bu sevinçleri bir gün sona erecek ve bu onlara pahalıya mal olacaktır.” Engizisyoncunun kehanetine göre, insanlar özgür akıllarıyla asırlarca bilimleriyle uğraşıp didinecekler ve birbirini yiyecekler. Kendi Babil kulelerini inşa edemeyeceklerini bir gün anlayacaklar ve o gün, reddettikleri, isyan edip karşı çıktıkları Tanrı’nın temsilcilerinin ayaklarına kapanarak yalvaracaklardır. İsa’nın insanlara vazettiği mutlak özgürlük ancak seçilmiş bazı bilgelerin katlanabileceği bir özgürlüktür. Oysa insanlar kendilerine hayat veren bir özgürlüğü değil, onları köleleştiren özgürlüğü tercih ederler. Ve bu zayıf ve mutsuz modern insanlar engizisyoncunun kehanetine göre çıkıp gittikleri kiliseye bir gün geri dönüp yalvaracaklar: “Evet, siz haklıymışsınız. Onun sırrını yalnız siz biliyormuşsunuz. İşte size dönüyoruz, bizi kendimizden kurtarın.”

Dostoyevski sanılanın aksine dindar bir yazar değildir. Mutmain bir kalple inanmaz. Tek sahici, dürüst olduğu özelliği tutkusudur. Günahı da, sevabı da, imanı da, inkârı da işte bu tutkusuyla yaşar. İsa ile Engizisyoncu metni üzerine şerh yazan kalem erbabı, engizisyoncuyu İsa’dan daha haklı bulmaktan kendini alamaz. Bu Dostoyevski’nin istediği şeydir. Karamazof Kardeşler’i okuyanların zihninde Staretz Zosima’dan çok Engizisyoncu, Alyoşa’dan çok İvan Karamazof güçlü bir şekilde iz bırakır. Bu da elbette yazarın isteğiyle gerçekleşir