Heidegger’de Vicdanın Sesi

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Vicdan, başkasının olduğu taraftan, başka yer ya da zamandan gelen bir sestir. Genellikle sesi duymaya açık olana yönelir ve onu adaletli olmaya, davranmaya, düşünmeye çağırır. Bu sesi duyan, eğer bir sorumluluk ya da kararlılıkla donanmadıysa, kendisini suçlar, ayıplar. Vicdansızlık da, kendisini duyana “ayar vermeye” açık bu sese kulaklarını tıkayan ve kendi gündelik yasasını uygulayanın tavrıdır. Heidegger için, varlıktan gelen bu ses Dasein’a her zaman ulaşmaz. Farklı davranmayı, daha sahih olmayı duyuran bu seslenişi duyan, yeni varoluş olanaklarının farkına varır. Kendi olgusallığına, gündelik dünyasına ve başkalarıyla sürdürdüğü yaşamına gömülmüş haldeyken kendisini duyuran bir vicdandan yükselen sestir. Dasein’i “kendisine getiren” bir sestir. Dasein kendisi olmadıkça bu suçlayıcı sesi duymaya devam eder. Bu, gündelik dünyada karşılığı olmayan, kökensel bir suçtur. Kafka’nın Dava romanındaki gibi mesnetsiz bir suçlamanın nesnesi olur Dasein. Dünyaya ve başkalarıyla ilişkisine bakarak, geçmişine göz gezdirerek bulgulayamayacağı bir suçtur. Dünyasal meşguliyetleri arasından sızan, gündelik alışkanlıkları ve olağan iletişim yordamları askıya alan bir sesleniştir.

Heidegger, vicdanın çağrısını bir tür seslenme olduğunu ortaya koysa da, özünde bir “söylem” olan sesleniş, farklı ifade biçimlerine de sahip olabilir. Sözgelimi resimli ya da yazılı bir söyleme de olabilir. Vicdanın çağrısı, sadece işitilen değil, aynı zamanda görülen, okunan bir duyumdur. Varlığın bir tür duygulanımı, ruh hali olan suçluluk ve onun kaynağı olarak vicdan, duyu ve ifadeler arasındaki ayrımların geçersizleştiği, Dasein’ın varlıkla rabıtalı olduğu varoluş düzeyinde gerçekleşir. Dasein’ın belli ruh hallerine kapılmasına neden olan sesli, resimli ya da edimsel olabilen duyum ve ifadeler birbirlerine karışırlar. Bu ilksel varoluş zemininde, vicdanın çağrısı öznesiz ve nesnesizdir. Vicdan, bu kökensel telaffuzu sırasında, dünyadaki bir olaya, haksızlığa, suça işaret etmez; söz konusu telaffuzda, kamu ya da beşeri vicdan gibi bir adalet beklentisi cisimleşmez. Heidegger, bu tür vicdan tarifini “vülger” ya da “alelade” olarak niteler. Ancak bu alelade yorum da eğer bir sahihlik taşıyorsa, varoluşsal olanın nüvelerini içerisinde barındırır. Bu nitelikteki vicdanın sesi, mevcudiyete ilişkin bir nesneye, olguya, işleve vurgu yapmaz; kaynağı gibi göndergesi de yokluktur, hiçliktir. Vicdanın, neden olduğu dayanaksız suç gibi, vaz’ettiği, telaffuz ettiği bir adalet kaynağı yoktur. Bu çağrının öznesi ve nesnesi de Dasein’den başkası değildir. Kendi olanaklarını dinleyerek, hem suç işleyen hem de hüküm veren yine kendisidir. Vicdanın sesi, Dasein’ın kendi varlık olanakları içerisinde bir yankılanmadır. Suçluluk, bir ruh hali olarak vicdanî sese yaşam verir.


Kafka’nın Dava romanında da, suçu işleyen ve suçu isnat eden kişi ya da makam özünde aynıdır. Joseph K., kendisini yargılayacak mahkemeyi ne görür ne de suçunun tam bir tarifini bulabilir. Mahkemenin kapısını çamaşırcı bir kadın bekler sözgelimi. Kendisini yargılayanların dili ve niyetleri anlaşılmaz. Joseph K.’nın konuştuğu papazın söylediği gibi, “mahkeme senden hiçbir şey istemiyor. Geldiğin zaman seni içine kabul ediyor, gittiğin zaman da seni hemen serbest bırakıyor.” Hem keyfilikten hem de zorunluluktan karşısına dikilen ‘Yasa Kapısı’ndan geçmesine engel olan sadece kendisidir. Kapıdan geçmesine izin vermeyen kapıcı yine kendisidir. Sadece kendisi için dikilmiş bir yasa kapısıdır bu. Ardında, kapıların kapılara ulandığı sınırsız bir içerisi vardır. Her kapının önünde vicdanî bir çağrı ve ona cevaben bir suç varsayımı vardır.

Mevcut hukuksal yordamları kullanarak çözülemeyecek bir suç vardır ortada. Bu nedenle avukatlar da nasıl yaklaşacağını bilemezler. Sadece Joseph K.’ya özel, yeri ve zamanı belirsiz bir suçun kovuşturmasına makamlar ya da kişiler hazır değildir. Ortada suçun açık bir tarifi yoktur; bunun yerine Heidegger’in varlığın anlamına dair sorusu gibi, her olayın, araştırmanın kaynağı bir soruşturma vardır. Soru kendi meselesini ve belki de cevabını yaratır. Kimin kim tarafından sorgulandığı belli değildir. Yargıç, tanık, sanık ve hatta mahkeme salonunun da Dasein olduğu bir suçla ilgili işlem vardır ortada. Sadece Dasein’ın vicdanî celbi duyarak kendisine dönmesi gibi, Joseph K. da suçu kendinde arar. Muhtemel suçun kaynağı üzerine düşünürken, özellikle başkalarına dönük kayıtsızlığı üzerinde dursa da tam bir gerekçeye ulaşamaz. Dünyadaki düşkünlüğü, başkaları arasına fırlatılmışlığı onun kökensel suçunun kaynağıdır. Bu dünyanın ve başkalarının yarattığı telaş biraz aralansa, aralıksız olarak kendisini duyuracak bir vicdanın ve ondan ayrı tutulamaz suçluluğun, ayıplamanın içerisine girer. Vicdan ve suç karşılıklı olarak birbirlerini çağırırlar. Bir sesi işitmenin sonucu vicdanla, bir suç ifadesinin ayrılmaz şekilde birleştiği ilksel zeminde yürüyen bir kovuşturmadır. Duyum ve ifadenin birleştiği, ayrımsızlaştığı bu zeminde, vicdanın sesi bir ışık kaynağı gibi Dasein’ın dünyasını aydınlatır. Bu ses, duyu ötesi bir kaynaktan geliyormuş gibi değil de, Dasein’ın gündelik ve ortalama yaşamı içerisinde bir dile ve söyleme kavuşur.

Vicdanın özünde yokluktan gelen, sözcüklere dökülemeyen sesi, ne kadar “karanlık ve belirsiz” kalırsa, Dasein o kadar endişeyle dolar. Kimin kendisini çağırdığına dair bir soru da beraberinde ortaya çıkar. Duyduğu sesler, öznesi ve nesnesi olan her türlü iletişimden, söylemsel aktarımdan uzak bir bağlantının sonucudur. Bu sese kulak verdikçe, adalet nihaî bir şekilde sağlanamaz olur, suçluluk baki kalır. Bu ses işitildikçe, kimsenin suçu sabit görülemez, ucu açık bir kovuşturma devam eder. Ancak kökensel adaleti inşa eden edim de, bu sese kulak vermeyi sürdürmek, bu belirsiz söyleyişe ihtimam göstermektir. Bu ihtimam, bir tür “merak” şeklini aldığında ya da sesin nereden ve kime doğru yöneldiğini belirleme çabası ortaya çıktığında, ses de artık işitilmez olur. Yani bir iletişim parçası gibi, sesin kaynağını, hedefini ve mesajını anlama girişimi, mesajın yok olmasına neden olur. Bu vicdanın ayakta kalması ve dolayısıyla sesinin kesilmemesi için gösterilen ihtimam, onu merakla soruşturmayı, anlama, söyleme ya da yasaya tercüme etme çabasını önceler.

Vicdanın çağrısı, başkalarıyla paylaşılan kanıların, “gevezeliklerin” arasında kaybolmazsa eğer, belli bir an için duyulan seslerdir. Dasein’ın gündelik dünyasında ve herkesle paylaştığı yaşamın kalıpları içerisinde çözülemeyecek bu söyleyişin temel ifadesi, “kaybolmuşluk”tur; özellikle de, dünyada ve herkesle uyum içerisinde yaşamak için bu ilksel sesi bastıran Dasein’ın yitikliğidir. Bu nedenle, dünyevi söylem ve meşguliyetlerinin, bu sesle temellenmediğini fark eden Dasein’a, işittikleri, gördükleri, yaptıkları yavan gelir. Nasıl ki gündelik olan varlığa yabancılaşmayı, ondan neşet eden ışığı ve sesi “yanlış anlamayı”, onun ilksel duyusunu kalıp söyleyişlere tercümeyi zorunlu kılıyorsa, varlıktan gelen bu ses de, gündelik olanı ilksel kaynaklarına taşır ve yeniden yabancılaştırır. Bu sesi işiten, diğer varolanlar ve Daseinlar arasında, herkesle birlikte ne kadar tekinsiz koşullarda olduğunu anlar. Vicdanın sesi, herkesçe paylaşılan bir dünyada kaybolmuş Dasein’ı “geri çağırır”.

Varlığın muhitinden, gündelik, olgusal dünyaya doğru yol aldıkça, Dasein’ın duyum ve ifade biçimleri ayrışır, seslerin, bakışın kaynağı, hedefi belirginleşir. Vicdanın sesi de, gündelik ya da alelade koşullarda, bir başkasından bana, bize doğru gelen, amacı ve yönelimi az çok belli bir sesleniştir. Ancak varlıkbilimsel anlamda bu ses, Dasein’dan kendisine doğru yönelir. Kendi imkânlarına ihanet etmiş gibi, daha iyisini yapacakken daha yavan bir zaman ve yer parçasını kendisine mekân kılmış olan Dasein’ın kendisine yönelik suçlayıcı bir iç ses gibi ortaya çıkar. Eğer dinlemesini bilirse, bu sese ihtimam gösterirse, yeniden varlıkla aynı hizaya gelmesini sağlayacak bir seslenişle karşı karşıya kalır. Oysa Heidegger’in varlığa yüzünü dönmüş analizinde, gündelik görüngüler nadiren bu ilksel düzeye erişir ya da oradan gündelik dünyaya geri döner. Heidegger, vicdanın sesinin, Dasein’ın kendisinden başka kimseden gelmediğinde ısrarcıdır. Benim ya da başkasının planlarını, iradesini aşan ve içine düştüğüm bir ruh hali olarak, dünyasal bir düşkünlüğün sonucunda beliren bu ses, hem içimden hem de ötemden gelir. Vicdanın sesinin, birçok başka düşünürün bulguladığı gibi, hem içkin hem de aşkın bir tarafı vardır; sözgelimi Levinas’ın “yüz” olarak tarif ettiği görüngü gibi. Bu ses, benim zihinsel çabamla, yeryüzünde adalet arayışımla, mevcut düzene, yasaya dönük bir itirazımla duyulur olmaz. Ruh halime değen etik bir kaygının doğrudan sonucu da değildir. Vicdanın sesi, “alelade vicdan” tarifinde olduğu gibi, bendeki bir hakkaniyet duyusunun karşılığı değildir. Heidegger vicdan üzerine düşünürken, tüm yapıtında olduğu gibi, varlığa ilişkin soruyla irtibatlı olmayan yan yollara sapmaz. Varlıkla ilgili nasıl bir veçheye işaret ettiğine, bu dünyadaki bir ruh halinden, duygulanımdan kalkarak, varlığın muhitine dair nasıl bir sorgulama olanağı tanıdığına bakar. Vicdanlı olmak da, sözgelimi kaygısızlık gibi bir başka duygulanım olarak biçimsel bir değere sahiptir. Bu nedenle, Heidegger’in sorgusunun, daha iyi bir dünyaya ve yaşama dönük bir ilgi olduğunu çıkarsamak olanaksızdır. Bu tür yorumlar, ontik meselelerdir.

Vicdanın sesi, daha çok mevcudiyeti, el-altında-hazır-olanı duymaya açık kulak ve gözlerin ne ölçüde keskin olduğundan bağımsız, yokluktan çıkıp geldiği için, tüm dünyasal sesler ve ışık aradan çekilse de müspet biçimde duyulamaz. Müspet olmamasının yanında, mistik bir görüngü de değildir. Heidegger, tanrının da bir varolan olduğunu, onun da varlık tarafından temellendiğini ortaya koyar. Dolayısıyla vicdanın sesi, Dasein’a doğru yolu gösteren kutsal bir ses, görünüm değildir. Dasein’a yeni yeni feyz kapıları açmaz; daha çok ondaki düşkünlüğe, varlıktan uzaklığa ait bir belirti, işaret gibi tecrübe edilir. Bu sesin işitilmesi, endişe içindeki bir varolanın kendi yaşamını üzerine kurduğu uçurumun duyusuna sahip olması demektir.

Heidegger, Varlık ve Zaman’da birçok görüngüde belirlediği gibi, vicdanın sesinin de dünyadan ve başkalarından neşet ettiğini ortaya koyar. Vicdanın sesi, mistik bir tefekkürden çok, dünyayla ve başkalarıyla ilgilenirken ortaya çıkan varlığa yönelik bir ihtimamın sonucunda işitilebilir olur. Bir başka deyişle, endişe ve çoğu zaman onunla koşut vicdanî ses, dünyaya dönük ilginin varlığa yönelik ihtimamın nazarı, sesi altında kalması gibi tarif edilebilir; vicdan, “ihtimamın çağrısıdır.” Dünyasal olana ve başkalarına dönük ilginin uzanımı olarak, bireysel ya da kamu vicdanı gibi açığa çıkan ontik ses, ontolojik vicdanı temellendirir. Dasein’ın ruh haliyle karışık, gündelik kanılarla, dünyasal kaygılarla bu sesi yorumlamasındaki “yanlış anlamalar”, Heidegger için önem taşımaz; bu sesin ve görünümün çıkıp gelişindeki biçim ve bu çağrıdaki varlıkbilimsel değeri önemser. Dolayısıyla bu analizinde, etik olanı olmayandan ayırmak olanaksızlaşır. Levinas sonradan, Heidegger’i tashih eder gibi, en ilksel belirlenimin, “ilk felsefe” olarak nitelediği etik olduğunu ortaya koyar.

Heidegger, bir varlık olanağı, görüngü ya da “egzistensiyal” olarak vicdanın sesini, Dasein analizinin temel bir belirlenimi olarak kenara yerleştirir. Dasein’ın, belli ruh halleri içerisinde bu sesin hem öznesi hem de nesnesi olması halini önemser. Bu sesin sonradan yeryüzündeki seyrini, ne tür bir dünyasal alelade vicdanı, etik meseleleri, adalet veya yasaları temellendirdiğiyle ilgilenmez. Varlığın bu yolla nasıl bir ses ve görüntü verdiğiyle, Dasein’ın olanakları içerisinde nasıl şekil bulduğuyla ilgilenir. Varlığın Dasein’a nazar vurma biçimlerini araştırır bir bakıma. Kendi ışığına, aydınlığına, ilksel olay yerine çağırarak baktığı ve ses verdiği bir varlığın analizi peşinde koşar.

Vicdanın hem çok derinlerden hem de çok yakından gelen sesi, nedeni belli olmasa da, Kafka’nın Joseph K.’yı içerisine yerleştirdiği türden bir suçluluk ya da “borçlu olma” duyusunu da beraberinde taşır. Suçluluk, Dasein’ın bir hatasından ya da ihmalinden ileri gelmez. Tersine suçluluk duyusu, Joseph K.’nın yaptığı gibi, kendi nedenlerinin peşine düşer. Bu suç, Dasein’ın varoluşunu borçlu olduğu varlığa sırtını dönmesinin, uzak düşmesinin, dünyada ve başkaları arasında fazla zaman geçirmesinin, özünde tekinsiz olan gündelik dünyada yerini yadırgamamasının sonucudur. Güncel yaşamda karşılığı olmayan bir suç ve borçtur. Bu nedenle, Joseph K.’nın başına gelenler gibi, bu suçu dillendiren makam, suçun sahibi ve mahkeme süreci olağan olmaktan uzaktır. Dasein’daki bir boşluk duyusu, endişeli ruh hali bu suçun cezası, kefaretidir. Diğer yandan Dasein’ın yine başka ruh halleriyle baskılayabileceği, görünmez kılabileceği bir suçtur. Suçlu-olmak, Dasein’a ait egzistensiyallerden birisi olarak, varlığın muhitini işaret eder. Suçlayan sesi duyabilmek, vicdanî çağrının bir nesnesi gibi kendini duymak, Dasein’ın sahih bir varoluş güzergâhına yerleştiğinin de işareti olur. Dasein’ın hizasını bulduğunu, dolayısıyla varlığa dair sorunun bir özne/nesnesi olabileceğinin de belirtisidir. Nasıl ki nedenleri dünyada olmayan bir endişe duyusu, bir tür egzistensiyal ise, varlıktan gelen boş bir sesle hallenmek, vicdanî bir sorgunun içerisine girmek ve suçluluk duymak da aynı ölçüde sahih ve “iyi bir ruh haline” işaret eder. Vicdanın sesini duymak, “vicdan-sahibi-olma-isteği”nden ayrı düşünülemez.

Dasein için sahih varoluşun kapısını açan bu suçluluk, görmezden gelindikçe yok olur. Özünde bir zamanlar ahlâken doğru ve yanlışı temellendiren bu suçlu-olma hali, unutulduğunda, güncel ahlâki değerler de o ölçüde sağlamlaşır. Bir başka deyişle, ahlâk, etik, moral, yasa gibi kavramlar, kendisini temellendiren vicdanî sesin ve onunla koşut suçluluk duyusunun bastırılmasıyla olanaklı olur. Varlığın kendini ifşa etme kiplerinden birisi olarak vicdanın sesi, nasıl Dasein’dan Dasein’a doğru yöneliyorsa, gündelik ve dünyasal öznelerin vicdanî çağrılarında, muhasebelerinde de benzer şekilde özne ve nesne, çağrıyı yapan ve yapılanın aynılaştığı fark edilebilir. Sözgelimi, ortada vicdana dokunan bir olay cereyan ettiğinde dile gelen, “insanca davranmak”, “erkek gibi olmak”, “Türk gibi olmak” ifadelerinde olduğu gibi, vicdanî çağrı insanlığı, erkekliği, Türklüğü inşa eden varoluş temellerine yönelir. Diğer yandan göndergesiz ve Dasein’i nedensiz yere suçlu ilan eden bir sesin belli bir muhtevası ve nesnesi olmadığından, arketip gibi boş bir biçim olduğundan, dünyevî ahlâkî değerleri inşa etmek için, belli bir şekilde yorumlanması ve dolayısıyla yanlış-anlaşılması zorunludur. Bu çağrının göndergesi boş olsa da, “keyfî değildir”. Dasein’ın olanaklarıyla, yazgısıyla önbelirlenmiştir. Gündelik ahlâk, izini taşıdığı varlıkla bağlantılı Dasein’a ait olanakların bir yorumu, el-altında-hazır olası, indirgenmiş biçimlerinden birisidir. Anlamsız ve göndergesiz bir sesi, biçimsiz ve içeriksiz bir seslenişi, yasal olana indirgemek için, Heidegger’in “kötü bir ruh hali” saydığı “bilmeye” açmak gerekir. Oysa varlığa ilişkin tüm görünüm-ler gibi, vicdanın sesi de bir açığa çıkma, aletheia tecrübesi olarak, kendisini açtığı anda kapayan, varoluşta hakikatine kavuştuktan sonra kendisini yalanlar, inkâr eder. Varlığın neden olduğu duygulanımlar, ruh halleri, ontolojik farkla temellendiklerinden, kalıcı ve tutarlı bir hakikat çerçevesine raptedilemezler.

Varlığın açığa çıkması, sesi, görüsü ya da duyumu, özellikle Dasein kendisi için karmaşık, meşguliyetlerle dolu bir yaşam kurduğunda, modernlikte olduğu gibi, daha da güçleşir. Bu sesin duyulma sıklığı, biraz da varlığa ilişkin sorunun ne kadar ufkumuzda olduğuyla da ilgilidir. Hep sözü edilegelen ve özünde bu sesten feyz alan, bu kökensel seslenişin hatırasını taşıyan, bireysel ya da kamusal vicdanlar olsa da, gündelik ve varoluşa dair bu iki ses arasındaki fark, varolanlarla varlık kadar birbirlerine benzerler. Heidegger’in ilgisi de zaten, vicdanın sesinin ne ölçüde adalete, özgürleşmeye, etik ilkelere, moral değerlere hizmet ettiğinden çok, bu iki sesin birbirlerinden ne ölçüde farklı olduğu ya da aynı kökenden olup olmadığına odaklanır. Dasein’ın içerisine düştüğü suçluluk ve borçlu olma duyusu bu farkın göstereni olur bir bakıma. Dasein’ın sahip olduğu vicdan, bu iki ses arasındaki uyuşmazlığı fark edebilmek, ontolojik farkı duymak ya da görmekle ilgilidir. Bu fark, bir şuur, bilinç yaratmaz. Varolanlarla varlık arasındaki uçurum öncelikle bir ruh hali içerisinde açığa çıkar ve sonrasında Dasein’ın gündelik yaşama dönmeye dair tepkisi, kararlılığı belirleyici olur. Bu farkı görmezden gelmek, kayıtsız kalmak, tekrar varlığa yabancılaşmak gibi endişeli ruh halinden kurtulmak yolunda ortaya konan girişimler Dasein’ın güncel, doğal veya “ortalama” davranışıdır.

Vicdanın sesi, uygulanabilir herhangi bir öneri taşımaz, dayatmaz ya da telkin etmez. Kolay ve olağan olan, bu sese kulak vermemek, kayıtsız kalmaktır. Bu durumu ayıplamayan Heidegger, kayıtsızlığı ve ortalama olmayı, Dasein’ın varoluş bilgisine kayıtlı temel bir görüngü gibi sınıflandırır. Dasein’ın bu ortalama dünyasında, vicdanın sahici sesini yaşadığı sürece duymama ihtimali oldukça yüksektir. Bu gibi Daseinler, Herbert Marcuse’nin “mutlu bilinç” sahibi, Sartre’in yaşamları boyunca başkasının bakışından muaf kalacak kimseler olarak tarif ettikleriyle benzeşirler.

Hedeigger, Dasein’ın duyduğu bu sesin, kendi dünyasal varoluşundan mı, varlığın çağrısından mı ileri geldiğini ayırt etmeyi önemli sayar. Varlığın sesi, Dasein’ın dünyasal, alelade vicdanını temellendirse de, tüm vicdanî sesler varlığa ait değildir. Buna göre, dünyasal, gündelik olandan varlığın sesine doğru ilerlemek mümkünse, bu sesin sahih, varoluşa ait bir görüngü olduğunu söylemek olanaklıdır. Bu dünyasal ses, zamanla varlığın sesinden farklılaşabilir, ona karşı bir ses olabilir ya da başka seslerle karışıp, kökensel izlerini yok edebilir. Ama varlığın sesi, bu sesten ayrı bir yerde yayılmaya devam etmez; Heidegger için dünyasal sesin açtığı bir varoluşta dile gelmeyen ya da duyulur olmayan bir ses zaten yoktur. Ama bazı dünyasal seslerle varlığın sesi üst üste biner. Sahihlikse, dünyasal sesin varlığınkine yakınsaması değil, bu uyuşmanın kendisinde aranmalıdır.

Dünyada ve başkaları arasında Dasein’ın çıkardığı ve duyduğu seslerin sahiciliği, varlığın açıklığında mı yoksa kendi metafiziği içerisinde mi dile geldiği belirleyici olur. Güncellikte, olgusallıkta, dünyada ve başkaları arasında açığa çıkan sahihlik, metafizik kapanımlarını aralamış, varlıkla kökensel ilintisini inkâr etmeyen, gizlemeyen bir duyumda veya ifadede ortaya çıkar. Bu ilinti kurulduğunda, yavan seslerin arasında sahih başka duyumlar ortaya çıkar. Böyle zamanlarda, Dasein’ın varlığının kendi varoluşunda yattığı belli olur. Dasein, vicdanın sesiyle kendisini suçlu ve borçlu saydıkça, unuttuğu, ilgilenmediği, ihtimam göstermediği bir tarafını hatırlar. Gündelik pratiklerin tam tersine, kendisini yoksun, endişeli, suçlu ya da ölüme yakın saydığında, varoluşu tamamlanır. Bunlar, Dasein’de noksan, açılmadan kalmış, üzeri örtülmüş ya da sahih olmayan görüngülerce gizlenmiş kendi olanaklarıdır.

Bu ses, kendisini duymaya açık olan Dasein’ın güncel durumu hakkında bir şeyler dile getirmez ya da onu bir retorikle baştan çıkarmaz. Tüm güncel kaygı ve durumların “üzerinden geçen” vicdanın sesi, sarih cümleler şeklinde dile gelmez: “İsim, durum, memleket veya itibar gibi sorulara cevap vermemekle kalmaz, onu ‘dünyasalı’ cihet alan bir Dasein anlayışı için tanıdık olabilecek bir imkâna dâhi yaklaştırmaz (…) Celp, hadiselerden haber vermez, o herhangi bir beyanda bulunmaksızın celbeder.” Heidegger’in yapıtı da, vicdanın bu ketum sesi gibi, belli bir zaman ve yer parçasını işaret etmekten uzak şekilde güncelliğin “üstünden atlar”. Yapıtında, müspet bir tarihe ilişkin göndermelere, yer isimlerine, toplum, devlet, kültür gibi kavramlara neredeyse hiç rastlanmaz. Yazdıklarında, Aristoteles’le zamandaş olmadığını gösteren fazla bir iz yoktur. Düşüncesi, zaman ve yerden bağımsız olarak ifadesini bulur.

Vicdanın sesi, karşısındakiyle iletişim kurmaya dönük bir çağrı değildir; “duyulur niteliktedir ve ayrıca onunla laflamaya gerek yoktur (…) Meraklı kulakların duyabileceği, ağızdan ağıza aktarılabileceği” bir şekilde dile gelmez. Ancak farklı bir ‘duyumsallık’ içerisinde duyulur olan bu seslerin anlaşılır sözlere dökülebilmesi için, Dasein’ın kendisini “modifiye” etmesi gereklidir. Dasein’ın bizzat kendisini celbettiği bu tek taraflı seslenişte, sesi işitmekte olana dönük “kendi olması”, dünyada ve başkaları arasındaki düşkünlüğünden uzaklaşması çağrısı vardır. Bir bakıma Dasein, kendisini yola gelmeye çağırırken ortaya çıkan bu sesleniş, “herkes-benliğine”, sözde özgürlüğün “rahatlatıcılığına” sığınmış, “tekinsizlikten kaçan” Dasein’ı yerinden çıkar. Söz konusu celp, bizim kendimiz tarafından ne planlanır ne de iradî olarak icra edilir. ‘O’ celbeder –beklentilerimize rağmen ve hatta irademize ters olarak öte yandan bu celb, kuşkusuz ki benimle birlikte varolan bir başkasından gelmez. Celb benim içimden gelir ve fakat benim hakkımdadır.

Vicdanın sesi, “yuvasız”, “dünyanın hiçliği içindeki çıplak öylelik” olarak kalmış Dasein’dan gelse de, diğer yandan da, “yabancı bir ses gibidir.” Bu ses, “Dasein’ı başka kimseyle karşılaştırılmayacak şekilde kendisiyle yüz yüze getirir.” Vicdanın sesiyle cezbedilen, celbedilen kimse, “herkes” arasında müstesna, benzersiz bir varolana dönüşür. Çelişkili görünse de, Dasein kendi olma olanaklarını kaybettiğinde, sahip olduklarını yitirmiş göründüğü koşullarda bir benlik sahibi kendilik olmaya yaklaşır. Kişisel gelişim öğretilerinin hilafına gelişen bu koşullarda, vicdanın sesi dolayımıyla kendisiyle yüzleşen Dasein, “kendini başka yollardan yanlış anlama ve bilememe olasılığından kökten bir biçimde koparılmış olur.” Bu kendilik yine de bir tür bireylik değildir. Bu yüzleşmede asıl tekinsiz olanın, “dünya-içinde başkalarıyla-varolma” olduğu açıklık kazanır.

Vicdanın celbeden sesi, “sükût halinde” konuşur. Dasein’ı “varlık imkânına” çağıran bu ses, “herkesin lakırtısı” içerisinde “ketumiyet” yoluyla dile gelir. Celbedilene “buz gibi bir katiyetle” isabet eder. Bu sesle açılan “tekinsizlik, Dasein’a yetişir ve onun kendini unutmuş kaybolmuşluğunu tehdit eder.” Dasein’ın ortalama, doğal hali olan “herkes-benliğini” “hükümsüz”, “kifayetsiz” kılan bu seslenişte, “hata ve ihmal”lerle ilgili somut bir öneri dile gelmez. Gündelik ya da “alelade vicdan” kavrayışı, rahat mı rahatsız mı olduğu belli olmayan bu vicdandan “neşet eder.” Vicdanın sesi, henüz yasa, hak, hukuk, adalet, töre, namus gibi kavramların var olmadığı bir yer ve zamandan geldiğinden, “eleştirel” olup olmadığı belirlenemez. Sadece Dasein’a ait bir varlık imkânı duyulur olur. Değer yüklü olmayan seslenişe karşılık gelen “sahici duyma”, “doğru şekilde duyma”nın yanında, bu sesi “yanlış duyma” da, Dasein’ın olanaklı bir halidir. Doğru ya da yanlış şekillerde duyulabilir, anlaşılabilir ve yorumlanabilir olan bu sesin gündelik dünyada nasıl bir mecrada yer tutacağı, bu seste vaz’edilmiş, kayıt altına alınmış değildir. Celp, tümüyle “mesnetsiz”dir. Boşluktan gelir ama böyle olması, “keyfî” olduğu anlamına gelmez. Varlığın yazgısını taşıyan, yeri belirsiz bir açıklıktan geldiğinden, temelde bu yazgıyla uyumlu bir “vecibe”yi, “şu veya bu şekilde” duyurur.

Vicdanın sesi, Dasein’ın kulaklarına ketum şekilde bir vecibe gibi dillendirilirken, seslendirileni doğru ya da yanlış işitmek olasıdır. Ama dile geleni doğru duyması için, Dasein’ın dünyasal bağlarından gelen sesleri bastırması zorunludur. Bu seslenişin, doğru, sahih ya da “fenomenal” şekilde duyulması, Dasein’ın ne kadar “kendisi” olduğuyla ilişkilidir. Kendi tekinsizliğiyle çekinmeden, kararlılıkla yüzleşmesiyse, varlığın nazarına ne ölçüde açık olduğuyla ilişkilidir. Bu seslenişe kulak vermek aynı zamanda seslenenin Dasein’a bakmasıyla mümkün olur. Duymak, hem görmenin hem de işitmenin ortak adı olur. Dasein, kendilik ölçüsüne göre, bu vecibeli çağrıyı, sorumlulukla duyar ya da “huzurlu” bir vicdanla karşılar ve kayıtsız kalır duyduğuna.

Vicdanın sesi, Dasein’ın önünden ya da berisinden gelir. Bu nedenle bu sese kulak verebilmek, gündelik alışkanlıkların dışına, farklı bir zaman ve yere “atlamayı” gereksinir. Alelade bir tefsir içerisinde, bu ses geriden geldiğinde, ileriye dönük bir vecibe, sorumluluk gibi duyulurken, ileriden geldiğinde, “suçlayıcı” şekilde işitilir. Oysa varlıktan neşet eden vicdanın sesi, bu ikisini de beraberinde taşır; iyi ve kötü tefsirlere eşit derecede açıktır. Hem “ileriye-imleyen-ikaz-eden” hem de “geriye-imleyen-ayıplayan” vicdan, aynı çağrı, sesleniş içerisinde taşınabilir; hem “tembihleyici” hem de “ayıplayıcı” olabilir. Çünkü bu çağrıda “müspet” bir muhteva yoktur; Dasein’ın ruh hali, kararlılığı, bu seslenişin nasıl duyulacağını ve nasıl bir fiiliyata evrileceğini etkiler. Ancak her nasıl duyulursa duyulsun, keyfîlikten uzak, “sahih işitme”, Dasein’ın kendi olma kararlılığına uygun düşen bir duyma, ifadenin karşılığıdır.

Doğru, sahici bir şekilde duyulmuş bir celb ya da sessizce dile gelen vicdanın çağrısı, aynı zamanda varlığın Dasein’ı görmesi, nazar etmesinin karşılığıdır. Sadece işitilen değil, görülen de bir duyumdur; “ses beliveren bir şeydir.” Heidegger, bu çağrı için, “duymakla kavranır” diye yazsa da, vicdanın sesi, işitmenin görmekle eşanlamlı ve eş biçimli olduğu varlıkbilimsel bir zeminde dile gelir. Sessizce çıkan sesler, “sözün özsel bir imkânı” olan “sükûnet” yoluyla dillendirilir. “Celp, sükût içinde cereyan eder. Vicdanın sözü asla sözlü beyan şeklinde değildir.” Bu seslenişte ketum bir şekilde “niyet edilene” uygun düşen işitmenin sahiciliği, Dasein’ın varlığın ufkunda olmasıyla mümkün olur. Dasein, varlığın nazarına ne kadar açık olursa, bu sesleniş de kendisine o ölçüde “çarpıtılmadan” ulaşır.

Vicdanın sesine kulak veren Dasein, “vecibe içinde olmak”, “borçlu olmak”, “birine verecekli olmak”, “başkasına hakkını geri vermek” gibi haller içerisine girebilir. Bu ilksel sesle taşınan, bir anlamda sorumluluklarla donatan etik bir çağrıdır. Bu sesleniş belirgin bir etik vaz’etmese de, Dasein’ı belirli bir sorumluluğun gereği kararlı olmaya çağırır. Bu sesin, gündelik telaşı, başkalarıyla kurduğu huzurlu yaşamı içerisindeki Dasein’a hiç ulaşmaması da mümkündür. Doğal olan da budur. Dasein bu kökensel sesi, duyabilir, duymayabilir ya da yanlış duyabilir; tümü onun varlık imkânlarında kayıtlıdır. Bu sesin dünyasal karşılığı, türlü ödevler, yasal işlevler, moral ya da etik değerler olmak zorunda da değildir. Vicdanın sesi, varoluşun bir görüngüsü olarak, Dasein’a bir hakikatin dile getirilmesidir. “Celbetmeyi doğru olarak duymak demek, kendi en zatî varlık imkânı içinde kendini anlamak” demektir. “Dasein, ancak vicdan içinde kendi fiili varoluşunu kendine mümkün kılabilmektedir.”

Bu sesler, Dasein’ın dünyada mevcut şeylerle ilgilenmesi, başkalarına itina göstermesini duyuran ihtimamın seslenişidir. Hep kendi olanaklarının “gerisinde kalan”, bu ihtimamı eksik ve yanlış şekillerde gösteren ve bu yüzden varlığına uygun olmayan “batıl” bir yaşam süren müstesna bir varolana yönelen bir çağrı, celptir. Batıllık, kendi varlığının nazarından kaçmak, ondan ayrı düşmektir. Varlıktan neşet eden nura, ışık ve sese açık olmamak anlamındaki batıllık, kendi varlığıyla varoluşu arasındaki ontolojik farkı kapatma kararlılığından uzak, rahatına düşkün, huzurlu varoluş arayışında olmak demektir. Kendi gerçekliğini, metafiziğini yaratan bu batıllık, bir zaman sonra Dasein’ın tekrar ayar bulmasını olanaksız kılacak bir mesafeye açılmasına neden olabilir. “Batıl olma, Dasein’a yapışmış karanlık bir nitelik olup, yeterince geliştiğinde Dasein’ın onu söküp atabileceği bir şey değildir.” Batıllık koşullarındaki Dasein, açımlanmadan kalır, kendi imkânlarına yabancılaşır, “düşkün varlığı tarafından kapalı tutulur.” Bu düşkünlük artıp, varlıkla varolanlar arasındaki mesafe açıldıkça, varlığın celbinin, vicdanın sesinin duyulma koşulları da o ölçüde yok olur. Dasein, en çok gereksinim duyduğu zamanda, kendisini hizaya getiren bu sesten ayrı düşer. “Herkes içinde kaybolmuş” ve batıllık içindeki Dasein’ı “kendine getirecek” bir çağrı artık bu karmaşık, meşguliyetlerle dolu yaşamda duyulamaz olabilir. Bu durumda, Heidegger’in en büyük korkularından birisi olarak, “keyfî” davranış, haller ve düşünüşler yaygınlaşır. Dasein ayar bulmaz, hizaya gelmezse, düşüncesi, kavrayışı ve yaşamının teslim olduğu bu keyfîlik ve onun uzanımı “vicdansızlık”, gündelik yaşamın doğal, ortalama inşasının temeli olur. Bu şekilde batıl bir yaşam süren Dasein, eylemde bulunduğu zaman ‘vicdansız’ davranmayı seçmiş olur. Çünkü dünyada ve başkalarıyla olmak, davranmak, vicdanın sesinin bastırılmasıyla olanaklıdır. Bu anlamda vicdansızlık, varlığın ifadesi seslere kulak tıkayarak eylemek, çalışmak, konuşmak, tasarlamaktır.