Küreselleşen Dünyada ‘Yumuşak Güç’, ‘Rıza’ ve ‘Meşruiyet’

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Küreselleşme ile birlikte değişen dünya sistemi, uluslararası ilişkiler teorilerinde ‘güç’ kavramının farklı teoriler çerçevesinde yeniden tanımlanmasına neden olurken, küreselleşme öncesi dünyanın temel aktörü olan devletlerin, birbirleriyle ve halklarıyla arasındaki iletişim sürecine de etki etmiştir. Bu bağlamda günümüz postmodern dünyasında “kalp ve akılları kazanmak” her zamankinden daha önemli bir politik amaç haline dönüşürken, var olan egemenlik ve meşruiyetin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi ise yumuşak güç enstrümanlarının aktive edilmesi ve rızanın üretilmesi ile mümkün görülmüştür.

Diplomaside Yaşanan Dönüşüm ve Sivil Toplum

‘Diplomasi’ diye tanımlayabileceğimiz devletler arasında ilk günden bu yana varlığını koruyan klasik ‘iletişim süreci’, küreselleşme ile birlikte modern araçlara başvuran çok boyutlu bir yapıya bürünmüştür. Köken olarak ‘diploma’ kelimesinden gelen kavram, Yunanca’da ‘katlanmış kâğıt” anlamına gelmektedir. Görüşme sanatı olarak da tanımlanan diplomasiyi en geniş anlamıyla uluslararası ilişkiler olarak görmek mümkün olduğu gibi dar anlamıyla Dışişleri Bakanlıkları ve onlara bağlı elçilikler aracılıyla yürütülen ilişkiler olarak tanımlamak da mümkün gözükmektedir.

Machiavelli ve Hobbes’un düşüncelerine dayandırılan ve devlet merkezli bir anlayışı yansıtan realizme göre, uluslararası politika ulus devletlerarası bir ilişki sürecidir. Realizmde asıl aktör devletken idealizm ve çoğulculuğu savunan liberal teoriler, devlet dışında farklı aktörlerin de varlığını kabul etmektedir. Liberalizme göre devletin rolü minimum tutulmalıdır. Zira kendilerini ilgilendiren konularda kamuoyunun rasyonel davranacağı ve doğru karar vereceği düşünülmektedir. Rousseau ve Kant’a göre; savaşlar halktan ziyade prenslerin çıkarlarını yansıttığı için cumhuriyetçi yönetimlerin savaşa başvurma olasılığı daha azdır.

Diplomatik uygulama günümüzde sadece devletlerarası ilişkilerle ilgilenmemekte, hükümeti kapsamayan ve gayri resmi türden ilişkilerin görüldüğü ilişki biçimi olan “diplomaside ikinci yol (track two diplomacy)” uygulamaları ve farklı aktörler iletişim sürecine eklemlenmektedir. Küreselleşme temel aktör olan devletlerin zamanla siyasi söylemlerinde değişikliklere neden olurken, devletler arasındaki klasik diplomasi anlayışı da değişikliğe uğramıştır. Sancar’a göre bu yeni diplomasi biçimi ikna etme üzerine kuruludur ve de ikna etme gücünü elinde bulunduran iletişime daha güçlü bir şekilde başlamaktadır. Küreselleşme ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak günümüzde, devletlerin tek başına hareket etme ve karar verme lüksleri tehdit altına girmekle beraber, halkların ikna edilmesi gerekliliği önem kazanmıştır.

Küresel dünyanın ‘devlet üstü kuruluşlar’, ‘çok uluslu şirketler’ ve ‘farklı sivil toplum yapıları’ gibi yeni aktörleri, devletlerin ulusal çıkarlarını korumaları ve güvenliklerini sağlamaları amacıyla dikkate almak zorunda olduğu yeni iletişim partnerleri olmuşlardır. Artık devletlerin güvenlikleri adına her istediklerini yapan, savaş ilan eden, işgalci konumunda olmadan önce bu aktörlerin sürece dâhil olmasını ve desteklerini sağlaması gerekmektedir. Bu bağlamda sivil toplumun denetleyici bir rolü olduğunu ifade eden Habermas’a göre; sivil toplum, kamunun benimsediği maksimlerle uyuşmayan ve dürüst olmayan niyetlerle yürütülen siyasetlere, eleştirilerle engel olabilecektir.

Gramsciye göre ise; hükümet aygıtı olarak dar anlamıyla devletin karşısında, yönetici sınıfın hegemonya aygıtı olan sivil toplum bulunur. Gramsci’nin üst yapılar teorisinde ‘sivil toplum’, politik toplumdan ya da dar anlamıyla devletten ayrılmaz. Hükümet aygıtı olan devletin sağlamlığı gerçekte ona temel hizmeti gören sivil toplumun dayanıklılığına bağlıdır. Gramsci, insanların çözmek zorunda oldukları tarihsel görevlerinin bilincine ideoloji alanında kendisi aracılığıyla vardıklarını ve örgütlenme alanında kendileri aracılığıyla kurdukları sürecin bütün uğraklarını ve bütün evrelerini çözümleyerek, Marx’ın belirli koşullar içinde tarihi yapanların insanlar oldukları yolundaki cümlesine açık bir içerik kazandırmıştır.

Değişen dünya sistemiyle politikaların uygulanması sürecinde önemli bir baskı unsuru haline gelen toplumlar, pasif konumdan aktif konuma geçmişlerdir. Gramsci’nin devlet kuramı, özellikle “hapishane defterleri”ne atfedersek devlet bir sürekli kurum değil fakat temelini oluşturan toplumun dönüşümü ile ortadan kalkmaya mecbur geçici bir kurumdur. Sivil toplum ve siyasal toplum arasındaki ilişkilerin tersine dönmesinin bir sonucu olarak tarihsel süreç kavramı da tümüyle ters-yüz olmuştur. Artık süreç toplumdan devlete değil aksine devletten topluma işlemektedir.

Değişen dünya sistemine yeni aktörler eklemlenirken diplomasi çok boyutlu ve çok katmanlı bir kavram olarak, dışişleri bakanlıklarının diplomatlar eliyle icra ettikleri faaliyetlerin çok ötesine geçmiştir. Yukarıda sayılan yeni aktörlerin yanı sıra, iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte sıradan vatandaşlar da diplomasi faaliyetlerinin bir aktörü haline gelmiş, uluslararası ilişkilerde belirleyici rol oynamaya başlamışlardır. Bu gelişmeler ve diğer ülke halklarını hedefleyecek iletişim stratejilerine duyulan ihtiyaç, hükümetleri ‘kamu diplomasisi’ denilen yeni bir çalışma alanına yönelmiştir.


Değişen Dünya Sisteminde ‘Güç’ Kavramı

Sözlükte ‘güç’, bir şeylerin olmasını sağlamak için diğerlerinin davranışlarını etkileme becerisidir. Arı’ya göre güç kavramı, insanın insan üzerinde denetim kurmasını ve bunu devam ettirmesini sağlayan her şeyi kapsayabilir. Joseph Nye ise güç kavramını “bir kişinin istediği sonuçları elde etmek için başkalarının davranışlarını etkileme yeteneği” olarak tanımlamaktadır. Ancak başkalarının davranışlarını etkilemenin pek çok yolu olduğunu eklemektedir. “Onları tehditle zorlayabilirsin, para vererek kandırabilirsin veya onları kendine çekip senin istediğini istemelerini sağlayabilirsin” diyerek Nye, güç kavramının farklı boyutlarını ortaya çıkarmıştır.

Uluslararası politikayı güç mücadelesi olarak gören Morgenthau’nun gücü; “hem bir ilişki türü hem de amacın gerçekleştirilmesinde bir araç” olarak tanımladığını hatırlatan Aydoğan, zaman içerisinde uluslararası sistemin yaşadığı değişimin güç kavramının yapısını karmaşık bir hale getirdiğini ifade etmektedir. Küresel medyanın gelişmesi, uluslararası örgütlerin yaygınlaşması ve devlet dışı aktörlerin ‘güç’ üzerinde etkin olabilmesi içinde bulunduğumuz dönemde ‘sert güç’, ‘yumuşak güç’ ve ‘akıllı güç’ tartışmalarını gündeme getirmiştir.

Devlet artık ulusal çıkar peşinde koşarken bireysel ilişkilerde geçerli olan ahlaki ilkeleri gözetmek durumundadır. Moral, ideolojik ve diğer tüm amaçlara devletin varlığını sürdürme amacına göre ikincil derece önem atfeden Machiavelli ve evrensel moral prensiplerin dış politika eylemlerinde dikkate alınmasının pek mümkün olmadığını savunan Morgenthau’nun güç ve çıkar ilişkisini aynı yapı ile bugüne taşımak mümkün gözükmemektedir.

Gücün doğasında yaşanan bu değişimler, güç kavramının kendisi, kaynakları ve kullanımı hakkında yeni gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. Nye’a göre; bilgi devrimi ve ekonomik küreselleşmenin sonucunda ulusal sınırları aşan sanal toplumlar ve ağlar oluşmuş, uluslararası kuruluşlar ve sivil aktörler büyük roller edinmiştir. Bilgi devrimi ve ekonomideki bu gelişme güç bileşiminde ‘yumuşak gücü’ daha önemli hale getirecektir.

Aktif ve tepki veren yeni vatandaşlık realist devletlerin zamanla ‘sert güç’ yerine ‘yumuşak güç’ uygulamalarına başvurmalarına neden olmuştur. Soğuk Savaş sonrasında demokrasinin yayılması, medyanın patlaması, küresel sivil toplumun gelişmesi ve protesto hareketleri, gücün doğasını değiştirmiş ve daha çok yumuşak güce işaret eden ‘kamu diplomasisi’ önem kazanmıştır. Değişen dünyada diplomasiye eklemlenen kamu kavramı, “teknik anlamda bir kuruluşun eylem ve işletmelerinden doğrudan ya da dolaylı, olumlu ya da olumsuz olarak etkilenen; kanaat ve eylemleriyle kuruluşu olumlu ya da olumsuz doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen; ortak kanılara, davranışlara ve çıkarlara sahip birey, grup ve kuruluşları anlatmaktadır.” Zamanla farklı kamular devletler veya örgütler tarafından dikkate alınması gerekilen bir güç ve baskı unsuru haline dönüşmüştür.

Farklı güç uygulamalarının olduğu günümüz küresel dünyasında daha aktif ve tepki veren kamuların ortaya çıkması, gücü elinde bulunduran karar vericilerin meşruiyet sağlama ihtiyaçlarını da açığa çıkarmıştır.

Kalp ve Akılları Kazanmak

“Kalp ve akılları kazanmak” deyimi son yıllarda müdahaleci ABD dış politikasının karşılaştığı zorlukları gidermek için başvurulan fakat geçmişi çok daha eskiye giden bir kavramdır.

İ.Ö. 429-347 yılları arasında Plato, ilk kez duygu ve düşünceler, kalp ve akıl arasındaki farklılığı net bir şekilde ortaya koymuştur. 1818 yılında John Adams tarafından Amerikan Devriminin insanların “kap ve akıllarında” gerçekleştiği ifade edilmiştir. 1934 yılında ise Franklin D. Roosevelt ekonomik kargaşanın neden olduğu siyasi tahribatı yatıştırmak ve huzuru sağlamak için konuşmalarından birinde, farklı eyaletlerde yaşayan insanların kalp ve akıllarının birliğine vurgu yapmıştır.

Deyim modern anlamda ise Malayların ayaklandığı 1952 yılında Britanya kolonyal kurallarına isyan edenlerle mücadele etmek amaçlı kullanılmıştır. Bu dönemde General Gerald Templer “isyancıları mağlup etmek Malezya halkının kalp ve akıllarına bağlı diyerek” deyimin önemine vurgu yapmıştır. Kavrama yine soğuk savaş döneminde çokça vurgu yapılmış, deyim ABD’nin karşı devrim retoriğine dâhil edilmiştir. 1965 yılında ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, “Vietnam’da nihai bir zaferin Vietnamlıların kalp ve akıllarını kazanmaya bağlı” olduğunu ifade etmiştir. Fakat bu dönemde uygulanan politika retorikle uyuşmaz. Sert politikalar ve halkı yabancılaştırma süreci ağır basar. Bu durum “Hearts and Minds” adlı 1974 Akademi Ödüllü Vietnam Belgeseline konu olur ve kavram üzerinden bazı olumsuzluklar açığa vurulur. Barack Obama ise günümüzde kavramı, Müslüman dünya ve Rusya’ya yönelik kampanyalarda ve söylemlerde yumuşak güç bağlamında kullanmış, kavramı aşırıcılarla mücadelede önemli bir unsur olarak görmüştür.

‘Yumuşak güç’ ve ‘kamu diplomasisi’ kavramalarını araştırırken karşılaşılan ‘kalp ve akılları kazanmak’ ifadesi, enformasyon ve bilgi savaşlarının yaşandığı bu yüzyılda insanları etkilemenin diğer adı veya kamu diplomasisinin amaçlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Rızanın Üretilmesi ve Meşruiyet

Eric Hobsbawm’a göre; politika, tek bir bilincin tüm formlarıyla sosyal ve doğal dünyanın iletişimine sunulduğu ana insan aktivitesidir. Günümüz dünyasında artık sosyal dünyanın farklı kamularını dikkate almayan bu temel aktivitenin gerçekleşmesi kolay olmamaktadır. Rızanın üretilmesi ve meşruiyetin sağlanması değişen dünyada hükümet politikalarının uygulanması ve hegemonyanın sürdürülmesi için bir gereklilik olmuştur.

Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘rıza’ kelimesi ‘razı olma, isteme ve memnuniyet’ olarak tanımlanırken, ‘meşruiyet’ kelimesi için; ‘meşruluk’ ifadesi kullanılmaktadır. Meşruluk ise ‘geçerli olma durumu’ olarak açıklanmaktadır. Günümüz dünyasında bir yönetimin ‘meşru’ olması demokratik değerlere verdiği önemle ölçülürken rızanın elde edilmesi de yine demokrasi ve demokrasi ile ilişkili hak ve özgürlüklerin sağlanması ile bağlantılı olmaktadır.

Demokrasinin en önemli unsurlarından biri yasaların veya hükümet politikalarının halkın denetimine açık olmasıdır. Söz konusu denetim, halk adına siyasi partilerce parlamentolar üzerinden veya çeşitli yöntem ve eylemlerle sivil toplum üzerinden sağlanabilmektedir. Demokratik yönetimlerde kamuoyunun önemi açıktır. Artık halkın desteklemediği politikaları gerçekleştirmek kolay olmadığı gibi halka rağmen uygulamaya konmaya çalışılan politikalar uzun vadede ters sonuçlara yol açmaktadır. Artık günümüzde kamuoyunun görüş ve inançlarındaki değişimler yakından izlenmeli ve hükümet politikaları buna göre ayarlanmalıdır.

Rıza problemi, hegemonya ve aydın-toplum ilişkileriyle ilgilenen Gramsci’ye göre; yöneten sınıf, sadece gücün sürdürülmesi ve haklılığın sağlanması amaçlı pratik ve teorik aktivitelerle ilgilenmez, aynı zamanda yönetilen sınıfın rızasının kazanılması sürecini yönetir. Realizmin ‘hegemonya’ kavramına farklı bir çerçeveden bakan Gramsci, hegemonik istikrar teorisini (hegomonic stability theory) analizlerine katmaz.

Gramsci sınırlı askeri ve ekonomik araçlarla devletin güç üzerindeki rolüne karşı devrimsel bir meydan okumayı savunur. Gramsci, egemen olan ve hükmedilen sınıflar arasındaki ilişkiyi uluslararası ilişkiler disiplinine taşımıştır.

Gramsci’ye göre realizmden farklı olarak devlet, tek başına karar veren bir aktör değildir ve tüm sınıfların yararından ziyade toplumda egemen olan sınıflar yararına hayırlı işler yapmak için çalışır. Değişen dünyada devletler belirli sınıfların rızalarını üreterek politikalarına meşruiyet sağlamak durumundadırlar. Gramsci’ye göre “bir işletme sahibi insan yığınlarını örgütleyebilmeli, yürüttüğü işe karşı para yatırmış olanların güvenini, kendi mallarına karşı da alıcıların güvenini örgütleyebilmelidir.”

Hobbes’a göre; mutlakiyetçiliğin sınırları vardır. Doğal özgürlüğün terk edilmesi kişilerin ve malların güvenliği lehinedir ve meşruluğun temelinde de bu vardır. Hobbes’un Leviathan’ının kendini yok etmemesi için gücün orantılı bir şekilde dağıtımı ve bireylerin haklarını koruması amacıyla devlete teslim etmesi, haklarını teslim edenlerin “rızalarının üretilmesi”ni beraberinde getirdiği savunulmaktadır. Öyle ki; kralların monarşilerin dünyasında güç zaten hükmedenin elinde olan ve kullanmak için halkın rızasına ihtiyaç duyulmayan bir şeydir. Dolayısıyla rızanın üretilmesi ve meşruiyet ihtiyacı modern devlet anlayışının getirdiği bir özellik ve ihtiyaçtır.

Değişen dünyada hükümetler ve örgütler bu ihtiyaçlarını propaganda, algılama yönetimi, stratejik iletişim, halkla ilişkiler ve kamu diplomasisi gibi farklı araçlarla giderme ve rızayı imal etme yoluna gitmişlerdir.

Yumuşak Güç Kavramı ve Unsurları

Akademik ve teorik olarak ilk defa Harvard Üniversitesi profesörlerinden, siyaset bilimi ve uluslararası güvenlik uzmanı Joseph Nye’in ortaya attığı, ‘yumuşak güç’ kavramının araçları, çok daha önceleri pek çok ülke tarafından günümüzde kullandığı anlamda olmasa da, çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Askeri gücün, bir ülkenin güvenlik politikalarında vazgeçilmez bir unsur olduğu bilinmekle beraber, özellikle günümüzde tek başına yeterli sonucu vermediği ortaya çıkmaktadır. Askeri güç, müdahale ve zor kullanmayı içermektedir. Ekonomik güç ve yaptırımlarda da askeri güç kadar olmasa da zorlayıcılık vardır. Yumuşak güç ise; kültürel çekicilik, diplomatik kıvraklık ve ikna kabiliyetiyle istediğini zor kullanmadan yaptırmaktır.

Prens’in yazarı ve “amaç için her yolu mübah gören” realizmin öncülerinden Niccola Machiavelli, bundan 500 yıl kadar önce İtalya’daki prens-lere, “korkulmanın sevilmekten’’ daha önemli olduğunu” öğütlemiştir. Güce ve devletin güvenliğine birincil derecede önem veren Machiavelli’ye göre, “devletin varlığını sürdürme ve hayatta kalma amacı, diğer tüm amaçlarının önünde gelir.” Bazılarına göre yüz kızartıcı bir terim olan ‘Machiavellizm’ anlayışında asıl önemli olan gücü elde etmektir ve bunun nasıl kazanıldığının pek önemi yoktur. Ancak küreselleşmenin de etkisiyle işbirliği alanlarının arttığı, demokratik değerlerin her zamankinden daha çok kabul gördüğü günümüz teknoloji ve bilgi çağında, Makyavelist politikaların uygulama alanlarının daraldığı görülmektedir. Bu gelişmeler, ‘yumuşak güç’ kavramını her zamankinden daha görünür ve uygulanabilir kılmıştır.

Yumuşak güç kavramına başvurulduğunda karşımıza başka bir kavram olan kamu diplomasisi çıkmaktadır. Kamu diplomasisi, kamuoyunun anlaşılması, bilgilendirilmesi ve etkilenmesi faaliyetlerinin toplamıdır. ‘Yumuşak güç’ kavramının tüm boyutlarınca etkin bir şekilde kullanılması ve farklı halklar ve devletler üzerinde etki göstermesi için ‘kamu diplomasisi’ vazgeçilmez bir yol ve yöntemken, yine kamu diplomasisinin birinci öz kaynağı ve unsuru yumuşak güçtür. ‘Kamu diplomasisi’ genelde yumuşak gücü kullanır. Fakat yumuşak güç onu kullansanız da kullanmasanız da daima vardır.

Yumuşak güç unsurları üzerinden beslenerek işletilecek bir kamu diplomasisi, küresel bilgi çağında önemli bir politik hedef olan “kalpleri ve akılları kazanmak” noktasında etkili bir araç olmaktadır. Yumuşak güç tanımından önce ‘güç’ kavramına açıklık getiren Nye, “güç, bir kişinin, istediği sonuçları elde etmek için başkalarının davranışlarını etkileme yeteneğidir” diyor. İster sert, isterse yumuşak olsun, istenilen amaca ulaşmakta en büyük araç olan gücün kavram gereği algılanışı tarihsel akış içerisinde değişikliğe uğramış, tanımını ve sınırını belirlemek zorlaşmıştır. ‘Güç’ çok farklı unsurları ve boyutları olan bir kazanım olmuştur.

Lord’a göre, sadece toprak ve büyük bir nüfus gibi ölçülebilir kaynaklar ile güç belirleme, liderlik ve benzeri kaynakları etkin şekilde konuşlandırmanın önemini gözden kaçırmaktır. Asker sayısı, toprak, nüfus büyüklüğü ya da ekipmanın bir ülkenin güç skalasında tek başına bir anlam ifade etmeyebileceği artık daha da belirgin hale gelmiştir. Bir ülkenin politika sürecinde kullandığı araçlar, ‘sert güç’ ve ‘yumuşak güç’ olarak ikiye ayrılır. Karar vericiler zaman zaman bu iki güçten birini diğerine tercih ederken kimi zaman da iki güce birden başvurmaktadır.

Yumuşak güç, gücün manevi boyutunun önemine vurgu yapmaktadır. ‘Sert güç’, ise; tehdit (sopa) ve kandırma (havuç) yöntemiyle uygulanan en üst seviyede askeri ya da ekonomik güçtür. Sert güç, başkalarının pozisyonlarını ve kararlarını değiştirebilir, fakat bazen istediğiniz sonuçları somut tehdit ya da para kullanmadan da elde edebilirsiniz. Nye, istediğini elde etmenin bu dolaylı yoluna bazen “gücün ikinci yüzü” dendiğini ifade etmiştir.

Yumuşak ve sert güç kavramlarından farklı olarak, akıllı güç (smart power) kavramı ise sert ve yumuşak gücün arasındaki dengeye işaret etmektedir. Akıllı güç kavramı; sert ve yumuşak gücün sadece birleşmesinden oluşmamakta, gücün uygulanacağı aktörün davranışlarına uyum sağlayacak şekilde önceden hazırlanmış bir zeminde ölçülü bir tepki ön görmektedir. Amerika’da oluşturulan Akıllı Güç Komisyonunca oluşturulan rapor; sert gücün gerekliliğini belirtirken, bunun bir ülkenin yumuşak gücünün de garantisi olacağını; ama tek başına bir ülkenin çıkarlarını garanti altına almaya yeterli olmadığını, bunun için korku stratejisinin bir yana bırakılıp, iyimserliğin ihracının ve yeni ittifaklar ile ortaklıkların gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Askeri ve ekonomik gücün ötesinde, dünya siyasetinde gündemi oluşturmak ve yabancı kamuoyunu kendine çekmek de önemlidir. Yumuşak güç kanalıyla diğerlerinin, istediğin sonuçları istemesini sağlamak, insanları zorlamaksızın kendi yanına çeker. Kısacası yumuşak güç, başkalarının tercihlerini şekillendirme becerisine dayanır.

Tercihlerini kabul ettirme becerisi; çekici bir karakter, kültür, siyasi değerler ile kurumlar ve meşru görülen ya da ahlaki otoritesi olan politikalar gibi soyut değerlerle ilgilidir. Eğer bir lider diğerlerinin de izlemek istediği değerleri temsil ederse, liderlik etmek daha kolay olacaktır.

Yıllardır Amerikan rüyasının, popüler kültürünün dünya halkları tarafından ilgi ve heyecanla izlendiği görülmektedir. Sineması, yaşam tarzı ve kültürüyle etkili bir ‘yumuşak güç’ ortaya koyan Amerika Birleşik Devletleri, Irak savaşıyla son yıllarda bilhassa Ortadoğu’da kaybettiği bu yumuşak gücünü tarihinde ilk siyahî lider olan Barrack Obama imajının üzerinden yeniden kurgulamaya çalışmıştır. “Eğer ben herhangi bir açık tehdit veya değiş tokuş olmadan sizin amaçlarınızı kabul etmeye ikna olmuşsam, yani kısacası, eğer benim davranışım gözlenebilir; fakat soyut bir cazibeyle belirleniyorsa ‘yumuşak güç’ iş başında demektir.” Şüphesiz bu yumuşak gücü oluşturan kaynaklar ve araçlar mevcuttur. Bu kaynaklar bazen eğitim faaliyetleri, bazen sanat, spor veya sinema olabileceği gibi bazen liderler ve rejimlerdir. Bu noktada Amerikan popüler kültürünün ve Hollywood sinemasının dünyanın pek çok ülkesinde ilgi ve merak uyandırmadığını söylemek çok güçtür.

Yumuşak gücün ne kadar önemli bir gerçeklik olduğuna vurgu yapan Nye, E.H. Carr’ın 1939’daki çalışmasındaki üç kategori ayrımına (askeri, ekonomik ve fikirler üstündeki güç) değinerek üçüncü güce vurgu yapmaktadır. Şüphesiz yumuşak güç’ün çeşitli unsurları, öğeleri ve kaynakları bulunmaktadır. Zira tek başına ‘yumuşak güç’ kavramı çok geniş bir alanı kapsayan, içinden çıkılmaz ve soyut bir kavram olarak gözükebilirken, unsurları bu ‘ince güç’ü daha görünür ve anlaşılır kılacaktır.

Nye, ‘yumuşak güç’ü üç kaynağa dayandırmaktadır. İlk olarak ‘kültür’ kavramına vurgu yapan Nye, kültürün başkalarına çekici gelebileceğine işaret etmektedir. İkinci olarak siyasi değerleri göz önüne alan Nye, dış politikadaki gelişmeleri ise üçüncü yumuşak güç kaynağı olarak görmektedir. Tabii burada yumuşak gücü belirleyen siyasi değerlerin ve kültürün yurt içinde ve yurt dışında yaşayanlara uyumlu olması gücün büyüklüğünü belirleyecektir. Ayrıca dış politika eğer makul, meşru ve ahlaki olarak değerlendirilebilirse hedef kitle üzerinde olumlu bir etki yaratacaktır, aksi halde ‘yumuşak güç’ kavramı ters tepecektir.

Yumuşak gücün unsur ve araçları dendiğinde akla medya, sanat, bilim, spor, eğitim, değerler ve kültür gibi konular gelmektedir. Bu konular, yumuşak güç oluşturulmasında temel kaynak görevi görürken hem iç hem de dış politikada kamu diplomasisinin başvurduğu temel araçlar haline dönüşmektedirler.

Sonuç ve Değerlendirme

Küreselleşmenin ortaya çıkışı ve teknoloji gibi unsurlar ile medya ve iletişim başta olmak üzere pek çok alanda yaşanan gelişmelerin günümüz postmodern dünyasında diplomatik ve siyasi alanda neden olduğu farklı güç algılamaları ve uygulamaları ile geleneksel diplomasinin kuramsal değişimi, yeni bir aktör olarak sivil toplum ve kamuoyu kavramlarını devletlerin ve karar vericilerin gündemine dâhil etmiştir. Bu çerçevede değişen dünya sistemiyle diplomasinin uygulayıcıları ve araçlarının çeşitlenmesi, rızanın üretilmesi ve meşruiyet kavramlarının önemini her zamankinden daha önemli bir hale getirmiş, hedeflenen çıkarın sağlanabilmesi için kalp ve akılların kazanılması, hedef kamuların güdülen politik sürece desteğinin elde edilmesi, önemli bir araç ve aynı zamanda amaç haline dönüşmüştür.

Hedeflenen politik amaçlarına ulaşma yolunda kendi halkının veya yabancı halkların rızasını elde edemeyen ülkelerin, uygulamak istediği politikaların kamulara rağmen başarılı olması günümüz dünyasında mümkün gözükmemektedir. Günümüzde bir politika, diğer ülkeler, halklar veya bir ülkenin kendi halkı tarafından genel kabul gören değerler ve sistemler çerçevesinde meşru görülüyorsa veya algılanıyorsa hedeflenen amacın gerçekleşmesi de bu algı derecesiyle paralel olacaktır.

Bugün dünya siyasetine yön veren veya yön verme iddiasında olan etkin ülkeler, Dışişleri Bakanlıklarına bağlı veya ayrı kurumsal yapılarla; eğitim-değişim programları, medya, sinema ve kültür gibi çeşitli yumuşak güç unsurları üzerinden önemli bir uluslararası halkla ilişkiler ve kamu diplomasisi faaliyetleri yürütmektedir. Bir ülke, başka bir ülkenin halkını kazandığında kazandığı ülke halkının devletine karşı da önemli bir güç kazanmış olmaktadır. Günümüz kamu diplomasisinin artı değeri de işte bu güç (yumuşak güç) üzerinden gelen bir etkinlik ve üstünlüktür.