Müslüman Şark’ta Çizgi

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Ahmet Hamdi Tanpınar için, rengin Garp için taşıdığı değer ve işlevin bir benzerine, Şark için çizgi sahiptir. Şeklin asal unsurları olan çizgiler kaybolunca, şekil de yok olur. Eşyanın kenar çizgilerinin arasını dolduran renkler de çizgilerle beraber silinirler. Çizgiler “ilga oldukça” geriye boşluk kalır. Eşyayla boşluk arasını ses ve çizgi doldurur. Renk, eşyanın suretini verse de esasını oluşturmaz. Ses, çizgiyi de önceler. Eşyanın mevcudiyetinden geriye en son ses kalır. Çizgi olmadığında, ses sahipsiz, yönelimsiz kalan eşyanın son hatırası olur. Tanpınar, sisli havalarda, vapurların sis düdükleriyle yollarını ve birbirlerini aramalarını adeta bunu ifade etmek için yazar. Bu düdükler, hayata çizgilerini vermekten uzak kalan güneşin ölümüne bir ağıt gibidir. Geriye en son seslerin kaldığı boşlukta, “alev saçlarını toparlamağa çalışan güneş” yeniden ortaya çıkıp, görünen ve görünmeyeni ayırt etmek üzere hazırlanır. Turner’in tablolarındaki gibi, kenarlar kaybolunca, geriye “nizamsız bir boşluk” açılır. Bakanla dışarısı arasına “kat kat perdeler” girer. Çizgisizlik bizi tekrar “yaradılışın ilk sahnelerine” taşır. (1970: 69) Eşyanın tekrar nizam bulduğu “mutlak”ın zemininde, sadece nesnesinden kopmuş sesler vardır. Çizgi ve sonra renk, bu seslerin üzerinde yeniden yaratılırlar.

Tanpınar, Lufthansa’yla Paris’e uçarken, yeryüzünün saf çigiler ve renklerle yeniden çizilmesinin bir örneğine rastlar. Bu şekilde dile getirmese de, Garplı ve Şarklı iki yolcunun bu tepeden görüntüye yorumu iki farklı Gestalt ortaya koyar muhtemelen. Garplı, çizgileri renklerin sonucu gibi anlarken, Şarklı, renkleri çizgilerin arasını dolduran bir malzeme gibi kavrar. Bu çizgiler, önce eşyanın suretini, dış yüzünü çizer ve sonrasında uygun renkle boyanırlar adeta. Çizgiler, öylesine kullanışlı ve verimlidir ki, çok farklı kıvrımlar alıp, birleşip ayrışarak, tüm hayatı doldururlar. Müslüman Şark ya da “yumuşak çizgiler medeniyeti” için eşyanın rengine karar vermek daha ikincil önemdedir. Bu şarklı metafiziğinde, yumuşak çizgilerle kenarları çekilen eşya, tekrar yeni şekiller almaya, çoğalmaya da açık olur. Tanpınar’ın ressam Ferruh Başağa’nın yapıtlarını nitelerken dile getirdiği gibi, eşyayı yok edip diriltecek kadar kuvvetli bir çizgi bahsi ortaya çıkar. Çizgiler bir araya geldiklerinde bir muska gibi telkin gücüne kavuşur, “kaim, sert, bol telkinli” kıymetler olurlar. (1970: 193)

Garp’ta modernizmle yerini bulan bir yaklaşım olarak eşyayı soyutlama tavrı, Şarklı sanatkârın adeta ırsiyetinde bulunur; çizgi çekmeye yatkındır bu nedenle. Ama bir yandan da modernliğin tekliflerine açık sanatkârlar için çizgilerle eşyayı yeniden yaratma tutkusu da ortaya çıkar. Tapınar’ın seramik sanatçısı Füreya’nın yapıtlarında bulduğu da budur. Doğa koşullarında kendi halinde bulunmayan çizgiler, seramik işleri içerisinde bile görünür olurlar. Eşyayı soyutlayan, onun ele gelir maddesini adeta yadsıyan bir gelenek içerisinde, Füreya’nın işleri resimleşmeye ve oradan desenler, arabeskler olmaya yönelir. Seramik, bu çizgilerle bir çiniye evrilir. Füreya’nın işlerine yerleştirdiği çizgiler ve çentikler, plastik yetinin Garp’takinin tersine çalıştığını gösterir. Eşyayı kararlı ve tutarlı bir şekilde ortaya çıkarma kaygısının yerini, yapıtı somutlaştırmaktan geri durma, onu malzemesine indirgeme tavrı dikkat çeker. Ele gelir, müspet olanın, plastiğin yerine, ardındaki soyutlamayı ele geçirmek, “iki fırça darbesi ya da dokunuş arasındaki çukuru”, boşluğu görünür kılmak daha önemli olur. (1970: 210) Satır arası gibi, fırça aralarında kalan önem kazanır. Füreya sanki, seramik doluluktan yola çıkıp, çini yüzeyine, oradan resim sathına, renklere ve çizgilere doğru yol alıp, iki çizgi arasındaki boşluğun duyumuna varmaya çalışır. “Çizginin, resmin, heykeltraşînin yani rengin ve hacmin tecrübesinden geçmemiş, reel müşahedesinin nizamını ve nisbet fikrini bunlarda denememiş ve bunların tecrit terbiyesini almamış” olmak da bu hazır Şarklı görgüsüne geri çekilmeye neden oluyor olabilir. (1998: 44) Bu görgü, hacim vermekten sakınmayı, resmin yerine yazıyı, heykelin yerine resmi, çiniyi, kitap işçiliğini koyan bir gönüllü indirgemeyi telkin eder. Ama bu basitleştirme gibi görünen, bir soyutlama, daha özsel olana ulaşma, yeryüzünde olup bitenlerle yetinmeme tavrı gibi de anlaşılabilir. Öze ait çizgiler, hep başka bir şey olmaya yönelen, kendine yüz çeviren bir yapıta neden olur. Yazı kıvrılarak resim olmak isterken, resim sadeleşip çizgi olmaya, hacimli olan çini yüzeyine inmeye çabalar. Çizgiler temel tasarım malzemesi olduğunda, basitleştirme, soyutlama ve hacim kazandırma karşılıklı olarak birbirine yer açar. Çizgi bir anlamda, Tanpınar başka bir bağlamda dillendirse de, “imkânların beşiği veya mevcut olanların mezarı” olur. (1970: 64) Çizgi genişleyip daralarak, şekle girer ya da mevcut olanı tekrar âdeme, boşluğa, yokluğa iade eder. Bu âdem, sahipsiz kalmış, suretsiz, eşyasız seslerin dünyasıdır.

Yazının devamı için PDF’i tıklayın;

Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak alınmıştır. İfade edilen görüşler NOTLAR’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.