Mustafa Çiftci ile Söyleşi: Burada Neredeyiz? Edebiyatımızla, Düşünce Hayatımızla Batı İle Hesaplaşıyor muyuz?

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Şuradan başlayalım. “Türkiye’de edebi ortam dergi çöplüğüne döndü” diye bir eleştiri var. Türkiye dergi çöplüğüne mi döndü?

Dergilerin sayısının artması o işi çöplüğe çevirmez bence. Nedeni de şu; velev ki öyle olsun, etkisi ne kadar? Yani çöplüğe çevirecek kadar adet artmış olsa da attığı taş ürküttüğü kurbağaya değiyor mu, o kadar dergi çıkıyor da edebiyatın hayattaki karşılığında bir artma, okur sayısında ve okur kalitesinde bir değişiklik oluyor mu, yok. Yine dergileri sen, ben, bizim oğlan çıkarıyoruz, sen, ben, bizim oğlan okuyoruz.

 Kapalı devre yayın yapan bir şey gibi edebiyat. Edebiyat dışında herhangi bir alanda dergi çıkarmış olsanız mesela inşaat malzemeleri ile uğraşan bir sektördeki bir temsilci olarak dergi çıkarsanız onun bile karşılığı birçok edebiyat dergisinden daha fazla olur. Niye? Çünkü biraz da bunu edebiyat kendi yapıyor. Hayattan kopuk metinler yazarak sürekli okurla bağını koparıyor yazarlar. Ben gündem olsunlar, popüler olsunlar demiyorum ama hayattan kopuk metinlerle de okur kendi bağını zor sağlıyor. Bir şair arkadaşın babası öyle demiş, “Oğlum bunu insan okuyacak, biraz ne söylediğin anlaşılsın.”

O da öyledir, dergiler çok oluyor ama bir şey değişmiyor. Dergiler azken de edebiyatsever belli, dergiler çok çıktığında da sayısı çok olduğunda da edebiyatseverin sayısı belli. Bu noktada ben çöplük diyemem. Kıyamam dergilere de onun için diyemiyorum biraz da.

– Peki, hayattan kopmak derken burada nasıl bir süreç oluştu? Hayattan kopmak tabirini biraz açalım. Edebiyat hayattan niye koptu, nasıl koptu?

– Burada biraz iddialı konuşayım ben, bir editör arkadaş, ‘Hikâye yazmak tamam, yeter artık, hikâye üzerine düşünmeye başlamalısın’ demişti. Bu bana çok garip geldi. Yani hikâye üzerine düşünmek, hikâyecinin vazifesi midir yani? Hikâye üzerine düşünen başkaları olmalı değil mi? Tamam, kişinin kendi yaptığı sanatı ile ilgili hissiyatı vardır, sezgileri vardır, birikimi vardır, bunları paylaşır, söyler de ama hikâye yazan birine artık tamam hikâye üzerine düşün demek, bana garip geldi. Bunu bir başka yazarla paylaştım. O da, ‘Hikâye yazamayanların yaptığı iş o’ dedi. Ben demiyorum o diyor. Hikâye yazamayanlar, hikâye üzerine düşünmeye başlıyor.

Sanatta kapalı metinler olur, anlamı derinlere gizlenmiş yazılar, hikâyeler, parçalar olur ama bir de ne olur mesela hanımının okuyacağı, liseden bir talebenin okuyacağı, sıradan bir vatandaşın okuyacağı bir metin çıkarmak niçin düşünülmüyor da hep sanki herkes kapalı metinleri çözmek zorundaymış, böyle bir gayreti ondan beklermişiz gibi. İnsanlar kendi anne babaları için bile zahmete katlanmıyorlar da senin hikâyen için, onu çözmek için niye öyle bir şey yapsınlar? Dolayısıyla yazan insanlar da zaten okuyanı yazanı belli bir kesime verdiği eser sebebiyle bence kapalı metin yazmak daha kolaylarına geliyor. Açık, anlaşılır, ne dediği belli, başı sonu belli metinler yazmak zorlarına geldiği için kapalı metinler yazıyorlar. Kapalı metinler de alıcısı az eserler yani bunu kabul etmek lazım.

– Peki, sen hikâyeciliğinle nerde duruyorsun? Mesela Mustafa Çiftci Türk hikâyeciliğinde şurada duruyor ve şu geleneği temsil ediyor, şu anlayışı temsil ediyor diye kendini konumlandırdığın bir yer var mı?

– Ben hikâye kurgulamaktan ziyade anlattığımı söyleyebilirim. Sözlü kültürün o anlatıcı kişi, anlatan kişi, ecnebiler ona storyteller diyorlar hikâye anlatan kişi olarak sanatımı devam ettirdiğimi söyleyebilirim. Klasik hikâyeden yanayım onu o az evvel de söylemeye çalıştım. Deneysel türlere, deneysel metotlara çok fazla prim vermiyorum.

Mesela bir köy ilkokulunda okul tadilata girmiş olsa, benim kitap da sıranın üzerinde kalsa, o okulun tadilatında çalışan amele o kitabı alsa, birinci cümleden başlasa ve ellerinden bırakamadan sonuna kadar okuyabilse. Yani ben bir amelenin de içine dahil olabileceği sadelikte ama onu peşinden de sürükleyecek akıcılıkta hikayeler yazmak istiyorum.

Niye? Rahmetli Barış Manço ablasına öyle dermiş. Yani beni Kars’ın, Ardahan’ın bilmem ne ilçesinin, bilmem ne mezrasına bağlı yerde nöbet tutan asker bile dinliyorsa o zaman tamam bu iş olmuştur. Ben de öyle diyorum, tadilat yapan bir amele sıranın üzerinde bulduğu bir hikâyeyi bırakamadan okuyabiliyorsa o zaman benim hikâyecilikte durduğum yeri ya da durmak istediğim yer doğru adresini bulmuştur diyorum.

Yazının devamı için PDF’i tıklayın;

Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak alınmıştır. İfade edilen görüşler NOTLAR’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.