Necip Fazıl Kısakürek’in Çile Şiirine Ontolojik Bir Bakış
“Sanki burnum, değdi burnuna ‘yok’un”
Büyük Türk şair ve mütefekkiri Üstad Necip Fazıl Kısakürek; 19041983 yılları arasında yaşamış, 1921 yılında Darülfünun Felsefe bölümüne girdiği dönemde ilk şiirleri yayımlanmaya başlamıştır. Hayatındaki dönüm noktası ise, 1934’te Abdulhakim Arvasi Hazretleriyle tanışmasıdır. Şiiri için de, bu dönemden sonra farklı bir bakış açısı kazandığını söylemek mümkündür. Şiirine mahiyet veren bir diğer önemli faktör de elbette felsefe tahsili görmüş olmasıdır. Darülfünun’da tanıştığı şair dostlarının yanı sıra, mezuniyetinden sonra bir yıl tahsil gördüğü Paris’te Sorbonne Üniversitesinde, sezgici ve mistik filozof Henri Bergson’la tanışmıştır. Hayatının ilk döneminde çektiği ontolojik ve epistemolojik sıkıntıları göz önünde bulundurduğumuzda, bu buhranın şiirlerine de felsefi derinlik olarak yansıdığı izahtan varestedir. Nitekim Üstad da, şiirlerini “sezmek” ve “düşünmek” eylemleriyle yazdığını belirtmiştir.
Necip Fazıl şiirlerinin birçoğuna hakim olan benlik problemi, şairin kendi varlığını tanımlama ve anlamlandırma çabasının göstergesidir. Çile şiirinde kendi yaşamının buhranlarını çile kavramıyla metaforlaştırmış; kendini çile mahkumu ve dünyayı da çile mekanı olarak tasvir etmiştir. Çektiği çilenin müsebbibi zaman ve akıldır. Ancak iman ile çileden kurtulması ve huzura kavuşması mümkündür. Tasavvuftaki çile (erbain) kırk gündür, şair ise hakikati arayış sürecinin tümünü çile kavramına sığdırmıştır.
1974’te bütün şiirlerini topladığı kitabına adını veren ve eserin başında bulunan Çile, şairin ‘Poetika’sında geçen mutlak hakikati arama yolundaki ifadesidir. İlk defa 1939 yılında Senfonya adıyla yayımlanan bu şiir, şairin birkaç yıl evvel Arvasi Hazretleriyle tanışmış olmasının derin etkilerini taşımaktadır. Her biri yedişer dörtlükten meydana gelen dört ana bölümden müteşekkil uzunca bir şiirdir. İlk bölümde şairin, yanılgısını hiddetle idrak ettiği görülürken ikinci bölümde hakikat arayışı sorularla sürmektedir. Üçüncü bölümde hakikati yanlış yerde aradığı, kendinde bulması gerektiği bahsi geçmektedir. Son bölümde ise şair, “Bildim seni ey Rab!” diyerek hakikate kavuşmanın coşkusunu dile getirmiştir.
Gaiblerden gelen bir sesle başlayan şiirin ilk bölümünde, hakikati tabiatta ararken “Sanki burnum, değdi burnuna ‘yok’un” diyor şair. Kadim bir söz: Her şey zıddıyla kaimdir. Şairin hakikat ve varlık arayışında bulduğu ilk şey de yokluk olmuştur. Varlığı idrak etmek için evvela yokluğa ulaşmak gerekir. Burun buruna geldiğini söylemesi yokluğa ulaştığında aynı zamanda varlığa kavuştuğunu da göstermektedir. Kainatın dekor, insanlığın yalana teslim olduğunu fark etmesi ile hakikatle yüzleşmiş fakat bu ihtişamdan kurtulup körlüğe sığınmak istemiştir. Nitekim insanın bütün yaşamını üzerine inşa ettiği değerlerin bir anda kıymetten düşmesi, kabul edilmesi güç bir durumdur. Şair iç çatışmasını böylece ilk bölümde okura sunmuştur.
Yazının devamı için PDF’i tıklayın;

Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak alınmıştır. İfade edilen görüşler NOTLAR’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

