Neoliberal İslamcılık
Türkiye’de İslamcılık düşüncesi genel olarak üç ayrı dönemde mütalaa edilir: İlk olarak Meşrutiyet’ten Hilafetin kaldırılmasına kadar olan dönem, ikinci olarak Hilafet’in kaldırılmasından 27 Mayıs darbesine kadar ikinci dönem, son olarak da 27 Mayıs’tan günümüze kadar olan son dönem.
Bu genel dönemlendirmelerin dışında karakter, İslamcıların savunduğu tezler, kadro yapısı ve siyasal yapı bakımından Tanzimat, 1939 ile 27 Mayıs yılları arası, 1980 ile 1994 dönemi, 1994 ile 2001 arası ve AK Parti iktidarı sonrası önemli kırılmalar da içerir. Fakat genel planda dünyadaki eğilimlere bağlı olarak ortaya çıkan, uluslararası sistemin dengelerine göre konum alan ve dünya sisteminin karakterine bağlı metotlara evrilen İslamcılık, 1980 sonrasında yani 12 Eylül ya da 24 Ocak gibi tarihlere bağlı olarak söylem, maddi güç, sentezci anlayış itibariyle İslamcılığın yapısından çok farklı yöne evrilmeye başladı.
İslamcılık düşüncesi zaten Batı Medeniyetinin gelişimine, modernite ve kapitalizmin umumi yapısına bağlı olarak modernite karşıtı bir modernleştirici olarak doğduğu için genel refleksleri bağlamında modernden ayrı, dünya sisteminden bağımsız ve kapitalizmin dışında hiçbir zaman olmadı.
İslamcılık modern olanı yani çağın getirdiklerini hesap etme anlayışı açısından kapitalist iktisadi kültürün ürettiği siyasanın peşinde olduğu için modern karakterini, geleneğe olan büyük mesafesini, geleceğe ilişkin Aydınlanmacı “yeryüzü cenneti” fikrini kapitalist ilerleme, gelişme ve kalkınma kavramları etrafında yürütür. Bu bakımdan kapitalist iktisadi felsefe ve kültürün kabul edilmesi değil “sahiplenilmesi, içselleştirilmesi” esasında çok daha başarılı olarak 1980’li yıllardan sonra doğmuştur. 1960 sonrasında dini ritüellerin rahatlıkla yerine getirilmesinden doğan hürriyet algısı zamanla İslam’ın hayata teşmil edilmesi görüşü etrafında gelişirken öteki taraftan İslamcılardaki medeniyet anlayışı yine Batı Medeniyetine öykünerek gerçekleştiği için “İslami yeryüzü cenneti” görüşünün alt yapısı; kalkınma, büyük Türkiye, ilerleme, sanayileşme, ağır sanayi söylemleriyle teşekkül etmiştir. Bu kadar savunmaya, bu kadar söyleme ve siyasete rağmen İslamcıların bu yolda bir adım dahi atamamasının nedeni ne olabilir?
Dünya sisteminin işleyiş tarzı; yani klasik merkez – çevre teorisinde merkez çevreye hiçbir zaman iktisadi sistemin, pazarın, üretimin, dağıtımın hatta tüketimin cüzi dahi olsa kontrolü ve denetimine dahil olmasına izin vermedi. Çevre ülkeler, insan, mal, hammadde, enerji gibi kaynaklarını merkeze akıtırken, merkez çevrenin, şeker fabrikası, termik santral, baraj gibi mecburi tesisler dışında sanayi kurmasına, büyük ticari işletmelere sahip olmasına kesinlikle izin vermedi. Türkiye’de 1 ve 2. Dünya Savaşları arası dönemde uçak, tank yapıldığı halde devlet dünya sisteminin baskıları neticesinde bunları üretenler ağır cezalara, iflaslara çarptırıldı; otomobil gibi basit bir sanayi ürününün bile üretimine neoliberal dönemde dahi izin verilmedi; kısmen montaj yapmasına müsaade edildi. Çevre ülkeler belki sanayinin getirdiği artı kâra sahip olmasın diye kontrollü ve denetimli olsalar da, esasında kapitalist iktisadın hiçbir kuralına kapitalist iktisadı kullanabilme adına imkan verilmemiştir; çevre ülkelerin kapitalizmin sadece tefecilik, sömürü, faiz ve hammadde ihracı, mamul madde ithalatı gibi konularda kendilerine alan açılmasına izin verilmiştir. Bu sebeple “İslamcı yeryüzü cenneti” hayalleri, İslam Medeniyetini diriltme söylemleri kapitalist dünya sistemi içinde zaten mümkün değildir.
Yazının devamı için PDF’i tıklayın;

Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak alınmıştır. İfade edilen görüşler NOTLAR’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

