Rengi Şahsına Münhasır Bir Ressam: Vincent Van Gogh
“Eserlerime yüreğimi ve ruhumu harcıyorum, bunu yaptığım için aklımı kaybettim.”
Bir insan için belki de en büyük trajedi toprağında kök salamayacağı bir iklimde doğmak. Bir ömrü tetikte ve her an çürüme tehlikesi içinde ayakta geçirmek. Van Gogh da böyle biri. Resmettiği ayçiçekleri gibi daima güneşi arıyor, daima güneşe yönelmiş ama içindeki göksel ayazı dindirebilecek bir yer değil dünya. Neye elini atsa kurutuyor, hiçbir nesne onun taşıdığı hakikati kaldırabilecek kudrette değil. Zaman ile bir sözleşme imzalamış gibi Van Gogh. Ona direnen ve yıllar sonra bile kendini tazeleyen eserler verecek ama karşılığında aklını kaybedecek. Ona takdir edilen ömrü en iyi Camille Pisarro şu sözleriyle anlatmış: “Bu adam ya delirecek ya da hepimizi geride bırakacak.” Van Gogh hem deliriyor hem de hepsini geride bırakıyor.
Çocuksu bir heves ve faydalı, kayda değer bir şeyler yapma arzusu ile girdiği her işten herkesi ama en başta kendini hayal kırıklığına uğratarak ayrılır Van Gogh. İlahiyat fakültesini ve misyonerlik okulunu yaşadığı öğrenme güçlüğü sebebi ile yarıda bırakarak gönüllü misyonerliğe başlamışsa da; kendisine verilen daireyi bir yoksula verip bir kulübede konaklamak gibi edilgen iyilik anlayışının dışına çıkan bir yaşam benimsediği için, rahiplik mesleğinin saygınlığını sarstığı gerekçesiyle bu görevden uzaklaştırılır. Van Gogh’un resme olan ilgisi ve kendini adayışı yaşamının yaklaşık olarak son on yılına tekabül eder. İlk başlarda maden işçilerinin sefil yaşam koşullarından duyduğu rahatsızlık ve Emile Zola’nın sosyal gerçekçi romanlarının etkisi ile bir alt tabaka ressamı olmaya karar verir. Meşhur “Patates Yiyenler” tablosu da bu hevesin bir ürünüdür. Bir grup köylü karanlık, kasvetli bir odada oturmuş teslimiyetle patatesten ibaret yemeklerini yemektedirler. Yüzlerinde ne bir şikâyet, ne de bir hınç vardır. Bu bir ön kabulün resmidir. Van Gogh’un tabiriyle bu ışıksız resim “soyulmamış tozlu bir patates” rengindedir.
Ressam Fransa’ya gidip empresyonistlerle tanışmış ve ilk defa ışığı ve onun resim üzerindeki etkisini yakından gözlemleme imkânına ulaşmıştır. Bu yolculuk onun için ışığın keşfidir, sarıya ve güneşin parlaklığına hayran kalır. Ve sonunda paletini koyu, kasvetli renklerden kurtarır. Bu değişimde tabiatın güneşle uyumuna tanıklık etmesinin etkisi muhakkak ki
büyüktür ama teknik yetersizliklerin aşılması ve krom sarısının keşfi de onun resminin kendi yatağını bulmasında oldukça etkili olmuştur. Ressam tüm parasını cıva ile keskinleşen kırmızıya, krom ile ışıldayan sarıya ve kurşun ile berraklaşan beyaza harcar artık. Saf renklerin birbirleriyle olan zıtlığı, bu zıtlığın oluşturduğu derinlik duygusu onu büyüler, öyle ki yanında zıt renklerden oluşan iplik yumakları taşıyıp çeşitli kombinasyonlar yaparak renkler konusundaki estetik algısını daha da kusursuzlaştırır. Ama onu en çok büyüleyen şüphesiz ki sarıdır. “Güneşin, ışığın öyle bir rengi var ki başka sözcük bulamadığımdan sarı deyip geçiyorum. Soluk sülfür sarısı, soluk limon, altın rengi… sarı o kadar güzel ki.”
Yazının devamı için PDF’i tıklayın;

Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak alınmıştır. İfade edilen görüşler NOTLAR’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

