Türk Olmasaydım Gene Türk Olmak İsterdim

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Düşünce geleneğimizin oluşum sürecinde belirleyici olan unsurlar nelerdir? 

Tefekkür tarihimizi dolduran meseleler, siyasî hâdiselerin içinde teşekkül eder. İnsanımız hissin heyecanları ile fikrin heyecanları arasında gidip gelir. Amelî aşamalardan geçerek nazarî bir aşamaya doğru yükselen düşünce, siyasetin bir kırması hâline gelerek asırlara meydan okur. Klasik dönemi şekillendirmek suretiyle bugünü hazırlayan mütefekkirler, gündeme getirdikleri her fikrin, idrâk ettikleri zaman ve zeminle bağlantısını kurarlar. Düşünceye tasarruf ederek tefekkür etmenin hayatla ilgisini bulurlar. Realitelerden hareketle fikre ulaşırlar, böylece nazarî ve amelî olan tabiî olarak birbirini tamamlar. Teori ile pratik birbirinin ışığında şekillenir. Kitapla hayat arasında açılan makas daralır. Osmanlı Devleti Ebû Hanîfe, Mâtürîdî, Fârâbî, İbn Sînâ, Gazzâlî, İbnü’l-Arabî, Mevlânâ, Yûnus Emre, Cürcânî ve Teftâzânî’nin fikirlerini ete kemiğe büründürdüğüne göre düşünce amelî aklın temsilcisi olan bu devlette kemâle erer. Felsefeyi hikmet dâiresinde gören, hem bilen hem de bildiklerinin yerine getiren bir ahlâk hayata hâkim olur. Medrese zihniyetinin yörüngesini tayin eden Seyyid Şerif Cürcânî’nin şahsında çok iyi görüleceği üzere sadece ve sadece kendi kendisiyle kayıtlı olması gerektiği düşünülen felsefe bile mensûbu olunan dünya görüşüne uygun bir çehreye büründürülür. Döneme hâkim olan rûh, devrin felsefe yapma tarzını doğrudan tayin eder. Bu demektir ki kendi tabiî gelişimi içinde çeşitli cilveler gösteren bir düşünürü, sadece kendisine bakarak anlamak mümkün değildir. Madalyonun tuğra tarafı budur. 

Peki diğer tarafı?

Yazı tarafı da şudur: Siyasete realist bir manzara hâkim gibi görünse de manzarayı yönlendiren değerler sistemi mahzâ metafizik bir çehreye sahiptir. Fârâbî’den Yûnus Emre’ye, Kınalı-zâde’den İbnülemin’e uzanan çizgide görüleceği üzere siyâset; hayata istikamet verme sanatı, İlâhî aklı hâkim kılma, semâvî medîneyi yeryüzünde kurma çabasıdır. Bir düşünceyi düşünce kılan muharrik unsur, hiç şüphesiz düşünürlere müşterek karakter veren şey her neyse odur. Her kabın içindekini sızdıracağı, kabın renginin suyun rengini alacağı kesindir. Bu bakımdan hâdisenin ilk cümlesi olarak büyük ve sülüs harflerle yazılması gereken gerçek şudur: Klasik dönemin ölçüsü Müslümanlıktır. Herkes bilir ki eski hayatımız medrese ve tekke üzerine kurulmuştur. Bu babda asla tecâhül özr olmaz. 

 Bu tespitiniz bugün de geçerli midir?

Sorgulama ihtiyacı hissettiğinize göre mayınlı bir sahaya girdiğimiz ortadadır. Bugün bu ülke, Türkiye’de doğduğu hâlde İngiltere dolu olan, Batı düşüncesinde bülûğa eren, sakalını Fransızların eline veren, Almanların takdirini celb ederek maşallah hitabına mazhar olan, ağızlarından okudukları Frenk kitapları konuşan adamlar tarafından mekanize ediliyor. Olivier Roy’un Taşkent’teki başmüftüden bahsederken iki ayrı sicilde yaşıyor ve düşünüyordu dediği şey burada da geçerlidir. Midhat Cemal’in Sırp Mektebinde tarih muallimi olan Boşnak Ali Şevki Hoca’nın Fâtih’teki eviyle ilgili tasvirleri aslında bizi anlatır: “Bu evin hususiyeti, içindeki alafrangalıktı; her penceresinden Fatih Camii göründüğü halde. Hoca çatalla yer, masada yazar, frenk kalemi kullanırdı. Fakat Avrupa ucu Hoca’nın yazısını talik kırması olmaktan kurtaramıyordu”. Eskiden kâinata Fatih minaresinden bakanlar artık Eyfel Kulesi’nden bakmakta, Kur’an’a Koran demekte, birbirine muhâlif işler etmektedirler. Durulan yer esas olmaktan çıkmış, bakılan yer esas olmuştur. Vatanı muharebesiz veren tiplerden bunların bir farkı olduğunu zannetmiyorum. Her düşünür nefes alıp verdiği iklimin havasını teneffüs eder. Tilki kendi yuvasını hor görürse uyuz olur diyen Kaşgarlı Mahmûd gibi Abdülhak Şinasi Hisar da haklıdır: Her büyük adamın hakiki mikyası kendi millî muhitidir. Heidegger de bu gerçeği şöyle ifade eder: Düşünme irtibatlı olduğu âlemden yahut da ait olduğu yerden uzaklaştığı zaman sona erer. Bu cephesiyle din Muhammed dini, boğaz Gülek boğazı diyen Adanalıların feraseti okumuşların önündedir. En güzel belde neresidir? sorusuna Peygamber Efendimiz altında çeltik, üstünde keklik nerede varsa şeklinde cevap vererek Maraş ovalarını ve yaylalarını işaret eder diyen Maraşlılar da öyledir. Adanalılarla Maraşlıların ne demek istedikleri aşikardır: Türk olmasaydık gene Türk olmak isterdik. Unutmayalım Selçuklularla Osmanlılara Türkistân u Tûrân-zemîn âdemler istikamet verir.

 1Doç. Dr. İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü

Yazının devamı için PDF’i tıklayın;

Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak alınmıştır. İfade edilen görüşler NOTLAR’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.