Türkiye’nin İslamist ve Post-İslamist Dönüşümü Üzerine Bedri Gencer* ile Röportaj

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Değişen ile Değişmeyen Arasında

Öncelikle felsefî bir giriş yapalım müsaadenizle hocam. Kadim dünyada değişen ve değişmeyen dengesi nasıl kurulmuştur?

Bunu, hak/bâtıl ile sâbit/değişken olarak iki kavram çiftiyle anlatabiliriz. Astronomideki “sâbite/seyyâre” ayırımını bu kavram çiftine tekabül eden bir metafor olarak alabiliriz. Eski yıldız bilgisine göre hareket halindeki felek tabakalarından sonra burçların bulunduğu

“Felek-i Atlas, Felekü’s-sevâbit, Felekü’l-eflâk” adlarıyla anılan bölge yer alır. Buradaki burçlar ve yıldızlar sâbit olarak göründüklerinden bunlara “sâbite”, bunların etrafında dolanan ve kendisi yıldız olmayan tabiî gök cisimlerine “seyyâre” (gezegen) adı verilmiştir. Mevlana’nın pergel metaforunu akla getiren sâbit ve değişken kavram çifti, aslında hak/bâtıl ayırımının tercümesidir. “A’yân-ı sâbite” deyiminde olduğu gibi, lâfzen hak sâbit, bâtıl da müteğayyir=değişken demektir.

Burada hakkın sübût anlamı net olduğu halde butlânın tagayyür anlamı insana göre değişir. Butlân, insan için “ayağın, kalbin kayması” (zelle) olarak karşımıza çıkar. Şeytan, ayartarak Hz. Âdem’in cennetten ayağını kaydırmıştır (zelletül-ekdâm). O yüzden şeytanın ayağını kaydırmasıyla cennetten dünyaya düşen Hz. Âdem’in biz çocukları, dünyada “Rabbimiz! Kalplerimizi dinin üzerine sâbit eyle, ayaklarımızı sâbit eyle” diye dua ederiz. Dünyada hedef, önce kalplerin, sonra ayakların sübûtudur; çünkü şeytanın iğvâsıyla Âdem’in önce kalbi, sonra ayağı kaydı. Bu bakımdan hak din, “insanın kalbini ve ayağını sâbit kılma, tesbit” vesilesidir. Rabbimizin Kur’ân-ı Kerim’de buyurduğu gibi: “Allah, iman edenleri hem dünyada hem âhirette sâbit söz ile sâbit kılar, haksızlık edenleri ise şaşırtır ve Allah ne isterse yapar” (İbrahim, 14/27). Allah’ın iman edenlerin kalplerini sâbit kılacağı sâbit=hak kavilden murat, kelime-i tevhid, kelime-i tayyibedir. Sâbit/değişken ayırımı, âlemler ayırımıyla daha iyi anlaşılır. Âlemler, “âlem-iemr=gayb=melekût=akl=hak” ve “âlem-i halk=şehadet=mülk=his=hikmet” olarak ikiye ayrılır. İlahî irade, âlem-i emrde vasıtasız ve def’aten, yaşadığımız âlem-i halkta ise vasıtalı ve dereceli işler. Âlem-i emr hakka, âlem-i halk ise hikmete dayalıdır. Kâinatın kuruluşu hakla, işleyişi hikmetledir. Âlem-i halk, Allah’ın

rubûbiyet sıfatının tecelli ettiği âlemdir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın “Hallâk/sürekli yaratan” ismi uyarınca “Allah, her an yaratma halindedir” (Rahman, 55/29) ve “Allah, daha nice bilmediğiniz şeyler yaratır” (Nahl, 16/8) buyurulur.

Bu sürekli değişimi kendi üzerimizde müşahhas olarak görebiliriz. İnsan, doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan, ölmek üzere programlanmış bir varlıktır. Sürekli ölüme doğru gidiş ve değişim halinde olarak hepimizin tırnakları uzuyor, saçları ağarıyor, dökülüyor. Dolayısıyla mutlak hareket ve sükûn da, tagayyür ve sebat da insan tabiatına aykırıdır. Hikmet olarak dinin gayesi, değişen içinde değişmeyeni, küllün içinde cüz’ü bulmak, değişeni değişmeyene, nisbîyi mutlaka, gayr-i mükemmeli mükemmele bağlamaktır; tasavvufta terakkî denen “halden makama geçiş” sürecinden anlaşılabileceği gibi. Nitekim İbnü’l-‘Arabî de halleri, Halk âlemiyle sınırlı sâlikin Hak âlemiyle irtibat kurmasında önemli bir merhale olarak görür.

Peki, geleneksel dünyagörüşüne göre değişim, mutlak anlamda olumsuz mudur?

Kavramların aslî-kadim ile arızî-modern anlamları arasında muazzam farklar olabildiğinden burada mesele, “değişim” ile neyin kasd edildiğidir. Butlânın lafzî anlamı uyarınca mutlak-normatif anlamda tagayyür olumsuzdur. O yüzden İslâm’ın da dâhil olduğu hikemî dünya görüşünde değişim normatif değil, stratejik bir kavramdır. Tagayyür ve tahavvül, kötü bir halden iyi bir hale, oradan da bir makama geçmek, terakkî ve tekâmül etmek içindir. Kadim hikemî dünya görüşünde kozmogonik tasavvura dayalı bir terakkî ve tekâmül anlayışı vardır. Arapça’da tagayyür ve tahavvül ile terakkî ve tekâmül gibi kelime çiftlerine “zât haysiyetiyle aynı, itibar haysiyetiyle farklı” denir. Kozmogonik tasavvur, başlangıçtan (mebde) hareket ettikten sonra tekrar başa dönüş (me’âd) şeklinde çevrimsel, dikey bir hareket öngörür. Terakkî, tasavvufta “seyr ilallâh” denen bin bir makamdan ulaşan ontik merdivenin basamaklarını çıkmak, merdiveni tırmanmak, zıddı tedennî de basamaktan düşmek demektir. İbnü’l-‘Arabî’nin Ariflerin Satrancı adlı eserinde bunu diyagramatik olarak görmek mümkündür.

Tekâmül ise bu sürecin genel, teleolojik adıdır. Öztürkçe diye yerine uydurulan gelişim, tekâmül’ün semantik zenginliğini yansıtmaktan çok uzak bir kelimedir. Bir çocuğun akranından daha fazla boy ve kiloya sahip olması gibi nicel bir büyümeye de gelişim denebilir. Buna karşılık Arapça “kemâl” kelimesinden gelen “tekâmül”, aslen nitel ve müsbet bir gelişme, kemâle doğru gitmek demektir. Rabbimizin “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı beğendim” (Mâide, 5/3) buyurduğu gibi. Kadim hikemî dünya görüşüne göre değişim stratejik bir kavramdır dedik. Kadim Yunan’da veya Osmanlı’da tahavvül yoluyla değişen ile değişmeyen arasın

da ideal bir denge kurulduğunda, equilibrium denen denge ve kemâl durumuna erişildiğinde bunun korunması kaygısı öne çıkar; değişme, bu ideal denge ve düzen durumundan, asıldan uzaklaşma, yozlaşma, tedennî olarak görülür.

* Prof. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı

Yazının devamı için PDF’i tıklayın;

Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak alınmıştır. İfade edilen görüşler NOTLAR’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.