Unutmak ve Hatırlamak Üzerine
“İnsanlar genellikle dertlerinden kurtulmak için geleceğe kaçarlar.”
— Milan Kundera
1972 yılında, Prag’da bir pop şarkıcısı daha çok para kazanmak amacıyla yurt dışına çıkmak ister. Ülkenin yöneticilerinden Bay Husak, bu haberle birlikte telaşa kapılır. Pop şarkıcısına aceleyle bir mektup yazar ve “Ne isterseniz yapacağız” diyerek onu ülkeye geri döndürmeye çalışır.
Peki ama, bir ülkenin yöneticisi bir pop şarkıcısının gidişinden neden bu kadar endişe duyar? Üstelik aynı yönetici, doktorların, bilim insanlarının, gökbilimcilerin, mühendislerin, sporcuların, işçilerin başka ülkelere iltica etmesinden rahatsızlık duymazken… Pop şarkıcısının diğerlerinden üstünlüğü nedir?
Milan Kundera bu soruyu şöyle yanıtlar:
“Çünkü pop müziğin hafızası yoktur. Geçmişe dair bütün müzik kültürünü unutturur. Pop müzik geçmişin üstünü örter, kapatır. Böylece unutma gerçekleşir. Nesiller, geçmişi anımsamaz.”
Prag’da “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”
1968 yılının Prag’ına uzanalım. Amerika’da filizlenen, Paris’te hayat bulan 68 kuşağının etkileri Prag sokaklarına da sirayet etmiş durumda. 5 Ocak’ta başlayan Prag Baharı rüzgârları esmektedir. İktidara gelen Alexander Dubcek, özgürlükçü ve liberal politikalar izlemeye başlar. Ülke halkı, tarihlerinde yeni bir sayfa açılacağına dair umut beslemeye başlamıştır.
Bu atmosferin ortasında, Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği adlı romanı da geçer. Film uyarlamasında Daniel Day-Lewis’in canlandırdığı Thomas, Prag’da yaşayan genç ve başarılı bir beyin cerrahıdır. Sevgilisi Sabina ile tutkulu bir ilişki yaşar; fakat hiçbir geceyi onun evinde geçirmez.
Bir gün, kaplıcalarıyla ünlü küçük bir kasabaya geçici görevle gider. Kasaba sessizdir, neredeyse suskun… Küçük bir kahvede oturur Thomas. Ortam öyle sessizdir ki, siparişini el işaretleriyle verir. Juliette Binoche’un canlandırdığı garson kız Tereza, siparişleri verdikten sonra kitap okumaya koyulur. Bu ayrıntı, Thomas’ın ilgisini çeker. Tereza, Kral Oidipus ve Anna Karenina okumaktadır. Sessizliğe dair şöyle der:
“Burada kimse okumaz, burada kimse tartışmaz.”
Thomas’ın hayatı başarılı, yakışıklı bir doktor olmasına rağmen sadakat sorunu taşır. Bu yüzden evliliğe karşıdır ve Sabina’yla bu nedenle evlenmemiştir. Fakat bu küçük kasabada tanıştığı Tereza ile beklenmedik bir şekilde evlenir. Tereza bir gün sorar:
“Zevk peşinde misin? Yoksa her kadın senin için sırlarını keşfedeceğin bir kıta mı?”
Bu sorunun cevabını Tereza hiçbir zaman öğrenemeyecektir.
Kundera, romanında şöyle der:
“Hayat çok hafif. Bir taslak gibi… İçini dolduramıyoruz ya da düzeltemiyoruz.”
Ve ekler:
“Yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere yineleniyorsa, İsa’nın çarmıha gerilişi gibi biz de sonsuzluğa çivilenmişiz demektir. Sadece tek bir hayat yaşadığımız için, onu başka bir hayatla karşılaştıramayız. Kusurlarımızı da gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz. Bu nedenle ne istediğimizi bilemeyiz…”
Kundera’ya göre yaşamın provası yoktur. Öyleyse yaşadığımız hayat bir senaryo da değildir.
“Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu da yoktur. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşarız. Önceden uyarılmadan, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi… Yaşam öncesi ilk prova, yaşamın ta kendisiyse; ne değeri olabilir bu hayatın? Yaşamın hep bir taslak gibi olması bundandır. Ama hayır, taslak da doğru kelime değil… Çünkü taslak, bir şeyin ana hatlarıyla belirmesidir. Bir ressamın eserinin az çok ortaya çıkmış hali gibidir. Oysa bizim hayatımızda taslak dediğimiz şey, hiçbir resmin habercisi değildir. Sadece bir resme dönüşmeyecek çizgiler yığınıdır.”
Ve bütün bu düşüncelerden sonra şu soruyu sormak gerekir:
Gerçek yaşam ne zaman başlar?
Ve bütün bunlardan sonra şu soruyu sormak gerekir:
Gerçek yaşamak nasıl mümkün olacaktır?
Kundera bu soruya şöyle yanıt verir:
“Gerçek yaşamak, ne kendimize ne de başkalarına yalan söylemeden mümkündür. Ama bu da ancak insanlardan uzak olduğumuzda gerçekleşebilir. Yaptığımız işe başkasının gözü değdiği anda, ister istemez o göze hoş görünmeye çalışırız. Ve böylece yaptığımız hiçbir şey dürüstçe olmaz. Bizi seyreden birilerinin varlığı, onları aklımızdan çıkaramamak; yalanlar içinde yaşamak anlamına gelir.”
Kundera’nın bu tespiti, çağımızın en büyük açmazlarından birine işaret eder: Görülme arzusu.
Modern çağda artık sadece tanrı değil, herkes birbirini seyrediyor. Sosyal medya, görünürlük, onaylanma tutkusu… Bireyler kendi hayatlarını yaşamaktan çok, başkalarının gözü önünde sergilenecek bir “performans” üretmeye çalışıyor. Böyle bir düzende, samimiyetin, hakikatin, hatta pişmanlığın bile gerçekliği tartışmalı hale geliyor.
İşte tam da bu yüzden unutmak ve hatırlamak arasında sıkışıp kalmış bir çağdayız. Unutmak kolay, hatırlamak sancılı. Hafıza yük; ama hafızasızlık, kişiliksizliktir. Gerçek yaşamak, kendimizi hatırlamakla başlar. Çünkü kendini unutan bir insanın hakikate sadakati kalmaz.
Ve belki de Kundera’nın işaret ettiği gibi, gerçek yaşamak; içsel bir özgürlükle, kimsenin gözü önünde değilmişçesine yaşamayı öğrenmekle mümkündür.
…
Yazının devamı için PDF’i tıklayın;
Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak alınmıştır. İfade edilen görüşler NOTLAR’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

